SERKAN TAYCAN

Programı Dinlemek İçin |

Merve: Merhabalar. Güncelleme programındayız. 2005’in ilk programına hoşgeldiniz. Bu programda güncel sanat aktörlerini, sanatçıları, küratörleri, eleştirmenleri misafir edip onları tanımaya çalışıyoruz. Bugünkü programımızın konuğu sanatçı Serkan Taycan. Hoşgeldin Serkan.
Serkan: Hoşbulduk.
Yavuz: Hoşgeldin Serkan.
Serkan: Hoşbulduk, teşekkürler.
Yavuz: İsterseniz yine klasik bir giriş yapalım biraz da Serkan’ı tanımak adına. Gaziantep doğumlusun. Yıldız Teknik Üniversitesi’nde İnşaat Mühendisliği okudun. Hemen programdan önce bir sene daha bir şey daha okudum demiştin ama şu anda unuttum.
Merve: Şehir Planlamacılığı.
Serkan: Şehir Planlama’da bir senelik bir maceram daha var.
Yavuz: Sonra fotoğraf eğitimi aldın İsveç’te.
Serkan: Evet. Bir dönem İsveç’te yaşayan Halil Koyutürk isminde, aslında Halil’in şu anda İstanbul’da sergisi de var. Ben bir süredir İstanbul’da değildim de çok gündemi takip edemiyorum. Halil’in vasıtasıyla Türkiye’den bir 12 kişilik bir ekiple beraber
Yavuz: Sergisi de Empire’da sanırım, onu da bildirelim.
Serkan: Empire’da evet.
Yavuz: Daha sonrasında Sabancı Üniversitesi’nde Görsel Sanatlar yüksek lisans programından mezun oldun. Yeni tezini yazdın. Tezin ne ile ilgiliydi?
Serkan: Tezim aslında kendi pratiğimle ilgiliydi. Kentin dönüşümü ki, son zamanlarda ürettiklerim de bununla paralel şeyler. Sadece kendi pratiğime değil bunun farklı pratiklerde nasıl karşılık bulduğuna baktım Türkiye’den ve yurtdışından fotografik veya diğer medyumları kullanan sanatçıların bunları nasıl ifade ettiğiyle ilgilendim ve daha yeni bitti. Onun böyle bir rahatlamasıyla konuşuyorum şu anda.
Merve: Hiç mesleğini icra ettin mi? Mesleğini derken, lisans mesleğini yani İnşaat mühendisliği yaptın mı?
Serkan: Yok, yapmadım ama şöyle bir şey söyleyebilirim, bütün hayatım bu veya bunun gibi şeylerin devamında gelişti. İşte ailemin mesleği ve çevremdeki bütün çoğu insan mühendisti ve bir şekilde okudum ama okumanın yanında da hayatımın belli bir bölümünü kapsıyordu ama hiç yapmadım ama daha sonra sanatsal üretimimde bunun ortaya çıktığını fark ettim yıllar, yıllar sonra.
Yavuz: O geçiş nasıl oldu peki? Biraz daha belki o noktaya yani güncel sanat alanına geçişin bahsettiğin işte Halil’le birlikte o fotoğraf eğitimini almanla mı?
Merve: Evet, ne zaman üretmeye başladın?
Serkan: Bu biraz aslında ülkenin eğitim sistemiyle de çok alakalı bir şey. Yani ben ülkedeki birçok genç gibi ne yapacağını çok iyi bilmeden üniversitede kendimi buldum. O süreçte sanatla ilgilenmeye başladım. O arada da Yıldız Teknik Üniversitesi’nde okurken fotoğrafla ilgileniyordum ama bu ilgilenme seviyesi bayağı bir ciddi boyutlara ulaştı. Benim 6 senelik üniversite hayatımın bütün vakti daha çok fotoğraf ağırlıklı ama bütün diğer görsel sanat disiplinlerinden de beslenerek yoğun bir şekilde işte atölyelerle, biraz kendi kendine öğrenme ve atölyeler ve bunun gibi imkanlar seviyesinde gelişti ve özetle aslında okuyordum ama çok da kendi bölümümle ilgili şeyler yapmıyordum.
Merve: Ali Taptık’la yaptığımız programda, aslında mesela o fotoğrafçılıkla lisede ilgilendiğini ama Türkiye’de okumak istemediğinden bahsetmişti. Eğitimden söz etmişken, Şehir Planlama’dan neticede İnşaat Mühendisliği’ne geçmişsin. Fotoğrafa geçmek gibi bir ilgin oldu mu ya da neden yapmadın Türkiye’de fotoğraf eğitimi?
Serkan: Aslında geçiş gibi söyleyemem ben benim fotoğrafla olan ilişkimi. İkisi birbirinden çok bağımsız şeyler aslında. Bir yandan okuyordum bir yandan…
Merve: Hobiydi.
Serkan: Hobi ama çok ciddi bir şekilde bürünmüştü. O zaman daha çok tabii belgesel fotoğrafla ilgileniyordum. İşte biraz daha işin sosyopolitik açılımları belgesel fotoğrafta çok önemlidir. O açılımlar ve o öykünmeler sayesinde fotoğrafla çok yoğun bir şekilde ilgilenmeye başladım ve o dönemki aslında ilk başlangıç dönemimdeki hayallerim ciddi bir belgesel fotoğrafçı olabilmekteydi. 90’ların sonuna tekabül eder o. O zamanlar daha fotoğraf alanında dijital teknolojinin bu kadar hakim olmadığı bir dönemde belgesel fotoğraf, fotojurnalizm, belgesel fotoğraf çok ciddi bir üretim mecrasıydı. O dönemde benim bayağı hayallerimi süsleyen bir yöntemdi. Ardından ama biraz daha bu pratiği ilerlettikçe diğer görsel sanatlarla nasıl kesişebileceğini, sadece kontent değil de bağlamın da bu anlamda ne kadar önemli olabileceğini. O aralarda da İstanbul’da birçok bienallerde fotoğrafın farklı bir şekilde nasıl kullanılabileceğini fark etmekle veya bunları sorun haline getirmekle belgesel fotoğraf dışında fotografik malzemenin nasıl kullanılacağını düşünmeye başladım. Onun üzerine yoğunlaşmaya devam ettim. Dolayısıyla aslında bir miktar belgesel fotoğrafla başlayan ve ardından bir hikaye anlatımcılığından çıkıp aslında herhangi bir medyum gibi algıladığım bir sürece doğru yöneldi fotoğrafla olan ilişkim.
Merve: Sence ayırım nerede gerçekleşiyor? Çünkü çektiğin fotoğraflarda aslında bir kurgudan bahsetmiyoruz. Neticede bir taraftan bir belgesellik içeriyor belki belli süreçlerde çekilmiş fotoğraflar ama hangi noktada güncel sanat alanına sence giriyor? Hangi noktada belgesel fotoğrafçılık? Yani güncel olması mı mesela daha belgesel hale getiriyor ya da belli bir konu üstüne? Nedir sence ayrım ve sen hangi noktada ayrıldın fotojurnalizmden?
Serkan: Burada en büyük ayrım galiba mecra çünkü belgesel fotoğraf alanında işler üreten insanların ki bu dijital öncesi teknolojide çok daha belirgin bir şeydi. Ürettikleri ve sundukları mecra aslında basılı yayınlar. Bu basılı yayınlar güncelle son derece alakalı şeyler. Biraz geçmişi düşünürsek aslında bütün belgesel fotoğraf “Life” dergisine ve işte…
Merve: Ya da savaş alanları.
Serkan: Savaş alanlarında çekilen fotoğraflar da. Yani daha informatif, bilgilendirici yönünün ağır bastığı bir üretim biçimi. Halbuki onu sanat bağlamına taşıdığınızda daha seçici, daha pprezantasyonun da bir şekilde önem kazandığı çünkü basılı malzeme onu tektipleştiriyor aslında, artık fiziksel bir obje olmaktan çıkarıp dergi sayfasında bilgilendirici, altına caption yazılacak, birincil amacı bilgilendirme olan bir mecra haline dönüşüyor.
Merve: Ve çoğunlukla kurguyu kendin yaratmadığın aslında belki de.
Serkan: Tabii, tabii bu anlamda, birinci şeye söylemem gerekirse aslında son dönemlerde yaptığım işlerde kısmen de kurgu da var. Özellikle bu “Kabuk” serisinde ürettiğim fotoğraflarda kurgu da var. Kurgu da aslında o varolan gerçekliği dönüştürmek değil ona başka gösterim biçimleriyle gerçeklikten bir çeşit soyutlandırabilmekle ilgili. Bazı triptik veya dörtlü diyeceğim, şu anda terimi hatırlamıyorum. Dörtlü veya triptik seriler hazırladım onlar da aslında fotografinin zaman, anla ilgili bütün bu nosyonlarını, sırtına dayanmış aslında nosyonları. Problematik bir ilişkidir aslında fotoğrafın gerçekle ve zamanla olan ilişkisi, bu biraz sırtında kambur gibi de hep durur çünkü. Fotografik bütün üretimler zamanla ve mekanla ilişkilendirilir. Halbuki soyutlamaya çok daha elverişli değilmiş gibi algılanır. Halbuki aslında çok zengin bir malzemedir o anlamda. Dolayısıyla o “Kabuk” serisinde deneylere de girişmiştim. Tamamen mekandan, zamandan ve boyuttan sıyrılmış denemelere de girişmiştim. Dolayısıyla aslında bu soruya cevap olarak bir miktar daha informasyondan illüstratif olmasından çıkan yol böyle bir arayış içerisindeydim belki.
Yavuz: İlk sergin nasıl gerçekleşti, neredeydi?
Serkan: Valla ilk sergileri şimdi, böyle üniversite yıllarında yaptığımız küçük çaplı sergileri bir kenara bırakırsak herhalde ilk ciddi sergim Elipsis Galeri’de yaptığım “Homeland” isimli sergiydi, o da 99, özür dilerim 2009. Çok geriye gittim. 2009 yılında Elipsis Galeri’de yapılan sergiydi. Elipsis de o dönem yeni kurulmuştu. Geçen hafta da Sinem (Yörük) buradaydı. Ondan Elipsis’in hikayesini de bayağı bayağı konuştunuz. Onunla beraberdi ve ardından galeriyle ilişkimiz bir solo sergi ve birkaç tane de beraber yaptığımız başka sergilerle devam etti ve bugüne kadar gelmişti. İlk sergi oydu yani, 2009 yılındaki “Homeland”.
Yavuz: İsterseniz kısa bir ara verelim ve müziğe geçelim. Serkan Taycan’ın program için seçtiği müziği dinleyelim, şarkıyı. Patti Smith’ten dinleyeceğiz. Because the Night.

Merve: Güncelleme’de sanatçı Serkan Taycan’la birlikteyiz. Biraz önce biraz senin geçmişinden ve fotoğrafa yönelmenden ve fotoğrafı ne şekilde algıladığından söz ettik. Biraz da Türkiye geneline geçelim isterim. Tabii bahsettiğin, sen başladığın dönemde bu kadar dijital kullanımı yoktu. Aynı zamanda paylaşım da tabii fotoğrafın bu kadar kolay ve hızlı ve yaygın değildi. Birincisi, senin başladığın dönemden bu döneme fotoğraf algısıyla ilgili neler değişti? Sence seyircisi kimler? İkincisi de sosyal medya, internet hem senin için hem de fotoğrafın yaygınlaşması için Türkiye genelinde neler yarattı?
Serkan: Arada konuşuyorduk da oradan hemen alayım. Türkiye’de, fotoğrafın şöyle de biraz dezavantajı var. Teknolojiyle çok iç içe olan bir disiplin ve amatörlüğe çok yakın bir disiplin. Bu böyle ve dolayısıyla üretmesi, tırnak içinde ulaşılabilir, daha ulaşılabilir bir disiplin. Bu aslında yıllarca Türkiye’deki fotoğraf üretiminin de bir problemi olarak ortaya çıktı. Neden bunu anlatıyorum? 90’ların, 2000’lerin ortalarına kadar fotoğraf alanı daha çok amatör fotoğraf derneklerinin veya buna benzer kurumların bir üretim gibi algılandı. Eğitim de aslında, eğitim kadroları da aslında bu gibi kurumlardan çıkan görsel sanatların diğer yapış biçimleriyle çok da ilişkiye geçmeden, kendi içerisinde dinamikleri olan bir üretim halinde gelişti. Aslında bu dünyada da biraz böyle. Bütün disiplinlerarasında aslında bakarsanız çok böyle, bir medyuma odaklı, festivali, bienali, şunu, bunu olan aslında medyum galiba fotoğraftır. Dünyanın birçok yerinde fotoğraf bienalleri birkaç tane var, birçok yerinde fotoğraf festivalleri yapılıyor, özellikle Fransa’da çok yaygın. Fransa’da fotoğrafa ait, böyle sadece fotoğraf sergilenen 15 tane festival var ki, bu benim bildiklerim. Bu bir anlamda kendi içerisindeki dinamik, kendi kendine yetebilen bir şeye dönüşüyor ve diğer görsel sanat disiplinlerinin problemleriyle, problematikleriyle, sorunsallarıyla veya onun ifade biçimleriyle çok fazla ilişkiye geçmeden, kendi kendine hani kısır da diyebileceğimiz bir noktada bir kartopu halinde ilerliyor. Ülkede de biraz öyleydi aslında. İnternet öncesi dönemde de güncel fotoğraf tartışmalarını bile, yine hala fotoğrafın içerisinde kalıp ama yine de güncel dünya üzerinde tartışılan fotoğraf tartışmalarına bile ulaşılamıyordu. Dolayısıyla bir kısır döngü halinde ilerliyordu. Eğitim meselesine tekrar geri dönecek olursak, ben üniversitede okurken Güzel Sanatlar okumayı, Fotoğraf okumayı çok düşündüğüm halde maalesef ki ülkede okumayı, burada okumayı tercih etmedim ve onun için aslında böyle bir yolu izlemek durumunda kaldık. Zaten şeye bakarsanız, fotoğraf üreten sanatçılara bakarsanız ülkede sergileyenlere, çoğunun aslında Güzel Sanatların Fotoğraf bölümlerinden gelmiş olmadıklarını fark edersiniz.
Merve: Aynen. Tam o noktada da senin belki geçmişine tekrar geri dönebiliriz. İnşaat mühendisisin, farklı bir bakış açısı sağladığını düşünüyor musun? Çünkü fotoğraflarında da bunun izlerini görüyoruz bakış açısı olarak ve aynı zamanda da dönemsellik olarak da tabii ki. Türkiye’nin şu anda bulunduğu konular, daha doğrusu şehirle ilgili birtakım meselelerin senin fotoğraflarında yer aldığını görüyoruz.
Serkan: Aslında bu dönemsel bir şey diye ben algılıyorum. Çünkü bundan 2-3 sene öncesine kadar şehir, kentleşme ve bunlarla ilgili şeylerin aslında benim üretimimde bu kadar yeri yoktu. Dönemsel olarak ülkenin geçirdiği veya dünyanın geçirdiği bu kentleşme ve bunların beraberinde getirdiği problemler üzerinden ben de doğal olarak bir etkileşim halinde işler üretmeye başladım. Ama şunu fark ettim bir noktadan sonra, bunu naçizane söyleyebilirim, hiç geride attığım ve hafızamın aslında böyle karanlık köşelerine gizlediğim ve aslında sonradan değerli bulduğum bir mühendislik formasyonu ki, pozitif bilimlere son derece yakın ve pratikte kullanılabilir bir şeydir aslında
tamamen mühendisin özeti. Bunun sanatsal üretimimde bir karşılık bulabileceğini hiç düşünmüyordum, açıkçası hiç düşünmüyordum ve aklımın ucundan da geçmiyordu. Ama bu meselelerle uğraşmaya başladıktan sonra, işte kent, periferi, onun gelişmesi, kentleşme, son yaşadığımız İstanbul’un son hali filan derken bütün bu bilgilerin aslında bir şekilde sanatsal üretimime pozitif bir etkisi olduğunu fark ettim. Bir örnek, bir yürüyüş rotasından bahsedebiliriz. İşte o yürüyüş rotasını bir harita yapma durumu var mesela. Harita benim çocukluğumdan beri obsesif olarak biriktirdiğim, kullandığım, mühendislik eğitimim sırasında sadece en ilgi duyduğum alanlardan birisiydi yol ve harita yapmak ve sonradan o ortaya çıktı. Bunun sanatsal üretimimde bir mecra olarak harita yapacağımı ve bunu yapabiliyor olmamamın bana geri dönebileceğini hiç tahmin etmiyordum. Mühendislikle ilgili kısmı bu. 2-3 sene önce bunu ben söylemiyordum bile. Bu son meselelerle ama çok da pozitif bir şey olarak geri döndü. Bu ama hep böyledir herhalde. Bütün sanat üretenlerin belli bir şeyden sonra fundamentals’a geri dönme hali, oradan desteklenme, oradaki değerlerden bir şeyler üretebilme hali herhalde çok da anlaşılır bir şeymiş.
Yavuz: Konuya biraz giriş yapmışken belki o konuda konuşabiliriz. Fotoğraf, aslında kullandığın ana araç belki. Fotoğraf çalışmalarının ana teması da biraz önce de bahsettiğin kentsel ve kırsal mekanların dönüşümü, bu süreç, bu süreçte insan figürü. Bu şekilde belki özetleyebiliriz kısaca. Bu konularla çok bağdaşık olduğu için biraz önce de sen bahsettin, fotoğraf dışında bir de yürüme üzerine kurulu bir durum var, bir projen var. “İki Deniz Arasında”. Bundan bahsedebilir misin biraz? Hem fotoğrafın dışında bir araç olarak, hem performatif bir yanı var aslında bir yandan da bahsettiğin gibi haritalama durumu var.
Merve: Ve fotoğraftan bir şekilde bir açılımdan söz ediyoruz neticede. Senin üretiminde de bir açılımdan söz ediyoruz. Bu şu anda da devam ettiğin türden bir açılım mı?
Yavuz: Ve “Kabuk” serisinden de biraz esinlenilerek, değil mi?
Serkan: Fotografik üretimi ben bir araştırma faaliyeti olarak algılamaya başladım ki son derece aslında hayata yakın bir araştırma faaliyeti. Çünkü sokakta veya alandasınız. Fotografik üretim, benim ürettiğim alanda diyeyeyim, her türlü fotoğraf üretimi tabii ki buna dahil değil ama benim ürettiğim alanda fotoğraf üretimi son derece zeminde olma, hayatta olma, sokakta olmakla ilişkili bir şeydi ve onun için bu Kabuk’u üretirken İstanbul’un periferisindeki dönüşümle ilgili şeyler üretirken bütün bu dönüşümü birebir canlı olarak, yani gözlerinizin önünde yaşıyorsunuz. Ardından aslında fotografik temsilin bir noktada güçsüz kaldığını hissettiğim şeyler oluşmaya başladı, sonuçta bir temsilden bahsediyoruz. O temsil aslında gerçeklik diye tam olarak deneyimleme şansını elde ettiremiyorsunuz ki bunu galeri mekanında, bir beyaz mekanda sergilediğinizde bu gerçeklik durumu oluşmuyor. Oradan bütün bu araştırma pratiğini de ele alarak ve benim kendi pratiğimde fotografik üretimin o yürümeyle ilişkili olan pratiğinde, çünkü çok yürümekle alakalı bir şey. Coğrafyayı bedensel olarak tecrübe etmekle alakalı bir şey. Günler boyunca yürüyorsun. İki sene boyunca bu periferiye gittim ve her gün 10, 20, 5, bilmem ne kilometreler yürüdüm. Adım adım, o coğrafyayı ayaklarınızın altına alıyorsunuz. Asıl güçlü olan tecrübenin bu durum olduğunu, bu eylemin kendisi olduğunu düşünmekle beraber bu tecrübe nasıl ortaklaştırılabilir ki bu aslında, biraz önce de bahsediyorduk hani ülkenin geçirdiği dönüşüm ve Gezi’yle aslında son derece alakalı bir durumdu. Çünkü Gezi, müdahil olmakla son derece ilişkiliydi. Kabuk, bunların temsiliydi ama o noktada müdahil olmayı gerektiren duruma karşılık verebilmek için, o itkiye cevap verebilmek için bu fikir aklıma geldi ve bütün bu coğrafyayı, insanların ulaşımına, deneyimlenmesine nasıl açabilirim fikir ve tabii bunu sanatsal bir bağlam içerisine sokmak.
Merve: Tekrarlanabilir bir rota oluşturmak ve o rotanın da seyirci tarafından aslında sadece fotoğraflarının görünmesi değil takip edilebilmesi.
Serkan: Tabii, tabii. Tam anlamıyla aslında bir yürüyüş rotası formunu, evrensel yürüyüş rotası formunu kendi bağlamından koparıp sanatsal bağlam içerisinde oluşturabilmek ve o deneyimi tekrar edilebilir, insanların yürüyerek deneyimlenmesine imkan veren bir şeye dönüştürme işiydi. O rota, kendi bağlamı içerisinde hala duruyor. Kendi bağlamı içerisinde dediğim de, yürüyüş rotası bağlamı içerisinde Türkiye’de 8-10 tane yürüyüş rotası var standartlarına uygun. Bu onlardan bir tanesi oldu. Dolayısıyla aslında o bağlamla sanatsal bağlamı bir şekilde iç içe eritebilme, kesiştirebilme deneyimlemesi oldu benim için diyeyim.
Yavuz: Diyerek bitirelim çünkü zamanımız doldu aslında. Bandrolsüz ve Rec Collective tarafına ve yayıncı tarafına da, yani aklımda öyle sorular da vardı. Ama çok teşekkürler katıldığın için Serkan.
Serkan: Ben teşekkür ederim.
Merve: Çok teşekkürler Serkan. Başka bir, fotoğrafın başka bir boyutunu ele aldık sayende.
Teşekkür ederim bu fırsatı verdiğiniz için.
Yavuz: Güncelleme programının sonuna geldik, haftaya görüşmek üzere.

Advertisements

One response to “SERKAN TAYCAN

  1. Pingback: 6 Ocak 2015 Salı (296. Hafta) | _Kainatın Tüm Seslerine, Renklerine ve Titreşimlerine_ AÇIK RADYO·

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s