ALİ TAPTIK

Programı Dinlemek İçin |

Yavuz: Merhaba Güncelleme programındayız, bu programı güncel sanat aktörlerini konuk edip onları tanımak üstüne kurguladık. Bugünkü konuğumuz sanatçı Ali Taptık. Hoşgeldin Ali.
Ali: Merhaba.
Yavuz: Teşekkür ederiz katıldığın için. Biraz seni tanımakla başlayacağız, genel olarak yaptığımız gibi. Ben biraz önden bir giriş yapayım. İTÜ Mimarlık mezunusun, yine aynı okulda yüksek lisansını yaptın, tezini yazdın. Şehrin fotoğraflanması ve temsilinin tarihi üzerine mi?
Ali: 19. yüzyıl İstanbul fotoğraflarında kent ve mimarinin temsili.
Yavuz: Tamam, açık konusu. Şimdi de doktora yapıyorsun.
Ali: Yeterlilik sınavını bu hafta verebilirsem, evet.
Yavuz: Aynı zamanda Güzel Sanatlar Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalışıyorsun. Bunun dışında bağımsız sanatçı kitaplarının dağıtımı üzerinde çalışan “Bandrolsüz” kolektifinin kurucularındansın. Biraz senden dinleyelim, güncel sanatla olan ilişkin nasıl başladı, fotoğraf bir anda, daha sonra güncel sanat nasıl gelişti?
Ali: Lisedeyken iki şey vardı, bir taraftan dergi çıkartmaya çalışıyorduk, çok komik, şimdi bir yerlerde gördüğüm zaman utandığım bir dergi çıkartıyorduk. Öteki taraftan ben fotoğraf öğrenmeye çalışıyordum, bu yüzden amatör kurslara gidiyordum. O zamanlarda da bir şekilde, Mimarlık 1. sınıftayken yolum Platform’a düşmüştü, oradaki konuşmaları sürekli takip eder oldum. Böyle 19-20 yaşında oldukça ağır gelen şeylerin içerisinde bir şekilde insan öğrenmeye, dinlemeye, yolunu bulmaya çalışıyor. Daha sonra biz Taşkışla’da birtakım enformal toplantılar gerçekleştiriyorduk Salı akşamları, “Uykusuz” diye. İpek Akpınar, Pelin Tan, Evren Uzer, Şebnem Şoher; böyle lisans öğrencilerinden, yüksek lisans öğrencileri, araştırma görevlileri, öğretim görevlileri. Şey bir gruptu, böyle hiyerarşisi olmayan. Orada da mesela Başak Şenova’yı, Marcus Graf’ı, küratörleri de bu konuşmalara, seminer gibi davet ediyorduk, okulun programından farklı olan bir şey. Bütün bu süreçte bir şekilde benim 2004’ten, 2005’ten itibaren işlerim bir yerlerde sergilenmeye başladı. O zaman daha hani fotoğrafçı olmak en büyük derdimdi. Geçtiğimiz 10 sene içerisinde bir şekilde fotoğrafçı oldum, fotoğrafçı diyenler var bana. Bu arada hani o işleri sadece fotoğrafları çekip o şekilde bırakmak değil de, bunun nasıl gösterildiği, arkasındaki söylemlerle ilgilenmek, farklı sunum ya da konumlandırma şekillerini düşünmekle gelişen. Ondan sonra fotoğrafçılar artık bana fotoğrafçı demiyor, sanatçı diyor. Sanatçıların hala kafası karışık, mimarlar kendinden kabul etmiyor böyle hani arada kalan bir kariyerim oldu yani. Ben de bundan keyif alıyorum açıkçası.
Merve: Liseden itibaren zaten fotoğrafa olan ilginden söz ettin. Mimarlığa girerken. Pratik olarak mimarlık yapmıyorsun anladığım kadarıyla?
Ali: Yok. Bu 1. sınıfın sonunda, böyle mimarlığın çok şiddet içeren bir eylem olduğu gibi bir hisse kapıldım, hala da bir mekan tasarlamanın aslında bütün insan bedenlerini sınırlandıran yerleri tasarlamanın, çok da iyi ifade edemediğim, bana fazla gelen ahlaki sorumlulukları var. Belki de öyle işin içinden çıkabilmek için, mimarlığın etrafında, mimarlık üzerine söylem üretme, düşünce üretme, veya işte analiz yapma, mimarlığın fotoğrafını çekme, belgelenmesi üzerine düşünme gibi alanlarda mimar olarak daha bir aktifim. Ama özellikle İTÜ’de, benim okuduğum dönemdeki eğitim gerçekten çok perspektif açabiliyordu insana. Aynı zamanda Uykusuz’dan da söz ettim, şey bir alanımız vardı, kendimizin şekillendirebildiği de bir alandı orası. Şimdi de öyle herhalde, lisans öğrencileri için, doktora öğrencisiyken okula girip çıkıp, dersini verip o kadar koşturmaca içerisinde okuldaki o fazla zamanı değerlendiremez oldu. O da üzüldüğüm bir şey ama. Sonra mimarlığı bitirince hani yine böyle, İstanbul’da yaşamak birincilikti. Burada Türkiye’de fotoğraf okumanın beni açacağını düşünmediğim için mimarlığa girmiştim. Daha sonra da hani Sanat yüksek lisansı yapsam mı diye düşünürken birden bire kendimi yine Mimarlık Tarihi’nde buluverdim. Aynen de ordan devam ediyor, şu anda da mimari tasarımdayım ama kentsel araştırmalar denilebilecek bir konum var şu anda da doktorada.
Yavuz: İlk sergin nerede oldu, nasıl oldu?
Ali: İlk sergi, komik böyle kendime küçük bir websitesi yapmıştım. Galiba Belçika’dan “Samovar” diye fotoğraf sergileri düzenleyen Gent’te ufak bir dernek beni buldu, davet etti. Hani baskılarını falan, benim oraya gitmemi karşılayacaklarını söylediler, ben de aldım koltuğumun altına gittim. Orada “deCentrale” denen küçük bir kurumda, minik bir odada ilk sergim o şekilde oldu.
Merve: Mimarlığın aslında senin fotoğraflarında sana bir bakış açısı kazandırdığını mı düşünüyorsun, nasıl bir katkısı oldu? İlgilendiğin konuların tabii ki hep etrafında mimarlık bir şekilde kapsayıcı rol üstleniyor, ama bunu sen ifade edebiliyor musun kendine? Çünkü buna uzmanlık olarak devam ettiğine göre neticede sana başka bir şeyi var.
Ali: Mimarlık eğitimi de o şekilde yapılandırılmıştır. Her şeyden, birçok farklı konuda sadece fikir sahibi olmak değil, bir şekilde bir cesaretle o konularda yorum yapabilmeyi, yeni bir şeyler getirebilmeyi veya böyle doğru kişiyi bulup bazen de onunla birlikte çalışmayı gerektiren, işbirliğinin çok önemli olduğu bir disiplin mimarlık. Bu noktada da aslında orada öğretilen genel yaklaşım ve tavrın birçok aslında güncel sanatçının da sahip olduğu bir şey. Günümüzdeki mimar öznesiyle sanatçı arasında çok büyük bir fark yok, tabii insanların neyi nasıl ne için kullandığı ve hani nasıl hayat şekillendirdiği, ahlaki doğruları nasıl bulduklarıyla alakalı, ona göre işler değişiyor. Tabii ki mesela benim işlerimde ilk başlarda daha çok sunumu üzerine çok fazla düşünmek, yani hani fotoğrafların tekil, hani baskılar duvarda nasıl gözükecek işte özellikle ilk dönemde, hala da çok olan bir şey sadece tekil görüntülerin değil görüntü kümelerinin böyle, benim anlamlı konumlandırdığım yer aslında görüntüler arasındaki ilişki. O da tam böyle inşa edilmesi gereken bir ilişki, bayağa bir mimarlık var orada, hani öyle söyleyebilirim.
Yavuz: Görüntüsel olarak bir ilişki dedin. Genelde sergilerinde çarpık kentleşme ve insan teması var aslında, bence yoğunluklu olarak. Örneğin dediğim gibi çarpık kentleşme ve kişilerdeki yara izleri mesela.
Ali: Çarpık kentleşme tabii böyle dilimize oturmuş bir kavram ama benim kesinlikle reddettiğim şeylerden bir tanesi, şehir neyse onu göstermek önemli bir şey. Kent ve bireyin arasındaki ilişki diye hani yazar olduğum bir dönemde, insan kendi yaptığı işi tanımlamak için bir şeyler yazması gerekiyor ya. O noktada bir şey var, hani bir dışarısını anlatabilirsiniz, bunu daha böyle şey isimler, kamusal alan gibi bir şey de denebilir ama ben dışarısı demeyi tercih ediyorum. Bir de içerisini anlatabilirsiniz, bu da hani insanın birey olarak yaşadığı, gayet özel hayatı, mahrem denen alan, bu ikisi arasında da çok büyük bir fark görmüyorum. Bir kent anlatısı yaratmak için açıkçası ikisinden birarada bahsetmek gerekiyor, sadece kentten bahsetmek, kentin görüntüsünü üretmek o kadar, benim ilgimi çekmediği için onu hep özel hayattan belli şeylerle ilişkilendirerek, anlarla olaylarla ilişkilerle tekrar ilişkilendirerek sunmak şeklinde. Ben bu şekilde tanımlıyorum.
Yavuz: Şey açısından soracaktım, bu bozukluğu mu seviyorsun diye hem kişideki hem kentteki.
Ali: Ya bozukluk. Eee, evet o güzelliği seviyorum.
Yavuz: İsterseniz şarkıya girelim. Ali Taptık yanımızda, onun program için seçtiği şarkıyı dinleyelim. TV on the Radio’dan dinliyoruz, DLZ.

Merve: Güncelleme programında Ali Taptık ile birlikteyiz. Ali biraz önce, uzunca bir süre mimarlık eğitiminden söz ettik ama aslında şu soruyu doğurdu, genelde konuların İstanbul ile ilgili. Hem fotoğrafların İstanbul ile ilgili, hem eğitim hayatın burada. Bunun özel bir sebebi var mı, daha doğrusu özellikle mi bu şekilde ve benim bildiğim bunun dışında var mı işlerin?
Ali: Bunun dışında, işte bu misafir sanatçı programlarında üretilen işler oluyor ama gerçekten işlerimin %90’ı İstanbul’da, İstanbul’la ilgili de denebilir tabii ki ama İstanbul’dalar. İstanbul’da olan olaylar, benim yaşadığım yerde olan olaylar, doğduğum şehirde, olmaya inat edişle alakalı, bu yer değiştirmemeyi bir tercih olarak düşünüyorum yani benim tercihim bu. Benim çok etkilendiğim fotoğrafçılardan şeylerden gelen, insanın aslında en iyi bahsedebildiği kendi tanıdığı, içinde büyüdüğü coğrafya ve kültür ve bu da çok tabii oldukça aslında zengin bir kültür. Onun içerisinde bir sürü anlatılacak hikaye varken. Eğitim gibi bir nedenle belki insan yurtdışına çıkabilir veya da kariyeri için yurtdışında olabilir ama burada da hep istediğim ortamı oluşturabilecek fırsatlar elime geçti, o çok büyük bir şanstan kaynaklanıyor belki ve her şeyin artık inanılmaz hızlı yer değiştirdiği bir yerde yerelliğe tutunmak önemli bir şey bence. Böyle söyleyebilirim.
Merve: Tabii İstanbul’da bulunmak bir tercih. Aynı zamanda sosyal sorumluluğu çok yüksek bir insan olduğunu söyleyebiliriz. Yani bunu başka ne şekilde söyleyebilirim bilemiyorum ama etrafınla çok ilgileniyorsun, birlikteliğin dönüştürme gücüne inanıyorsun diyeyim, bir şekilde, öyle mi diyelim, sen nasıl ifade edersin?
Ali: Concerned citizen.
Merve: Sorumlu vatandaş?
Ali: Yani böyle çünkü bir şekilde yapabileceğim birçok şey var, fotoğraf çekmekten tutun, mimarlık bilgimden gelen çeşitli müzakere aşamalarına dahil olmak gibi. Bütün bunlarda da sadece bir üretim ya da bir proje odaklı olarak değil, herkes ne kadar yapıyorsa onu hepberaber yapmaya çalışıyoruz gibi geliyor bana.
Merve: Neler yapıyorsun?
Ali: Sosyal sorumluluk olarak hiçbirini tam değerlendirmeyeceğim ama, sosyal olarak ilişkili olan işlerde. Atatürk Kitaplığı’nın geleceğini düşünmek için bu tasarım bienalinde Alexis Şanal ile birlikte “Cevher” isimli bir proje başlattık. Atatürk Kitaplığı’na 10 sene sonra ne olacak, 50 sene sonra ne olacak. Gitgide bilginin daha fiziksel kitapların öneminin etkisinin azalıyor gibi durduğu veya o şekilde taşınmasına ihtiyaç olmayan bir zamanda kütüphanelerin işlevini yeniden düşünmek gerekiyor. Kamusal şahanelikti bizim şeyimiz, gidip birçok bilgiyi alabileceğiniz, eğitim alabileceğiniz, başka insanlarla birlikte çalışabileceğiniz, fasilitelerin olabileceği bir yer mi yoksa çok daha araştırma odaklı bir yere mi dönüşmesi lazım, bütün bunları belli sorular sorarak, Atatürk Kitaplığı’nda böyle bir oyun anket yaparak, bir panel düzenleyerek Tasarım Bienali çerçevesinde, genişletmeye çalıştık. Daha çok insanlardan da fikir alarak. Bir sonraki bienalde de devam edecek, ürünleri gözükecek, gözükmesini umduğumuz ürünlerin ortaya çıkmasını umduğumuz bir proje. Onun dışında uzun bir zamandır, 2010, 2011’den beri, sanatçı hakları, sadece sanatçı hakları değil, ama sanat alanında çalışanların hakları konusunda birçok insanla birlikte çalışmaya çalışıyorum.
Yavuz: Turuncu Çadır?
Ali: Öyle bir şey vardı o toplantılara da gidiyordum evet. Bir de Yedikule Bostanları’nda oldukça aktifim, tarihi Yedikule Bostanları’nı Koruma Girişimi diyoruz kendimize. Biliyorsunuzdur, bu sur içindeki bostanların, bostan mı olsun, park mı olsun diye aslında çok yapay olarak çok kötü sorulmuş bir soruyu, nasıl daha düzgün hem oradaki mahallelinin rekriasyon ihtiyacını giderecek, hem de bu manevi mirası bostancılık geleneğini sürdürebilecek bir gelecek nasıl birlikte inşa edebiliriz bunun için birçok kapıyı çalmak insanlarla konuşmak gerekiyor, o konuda da elimden geldiğince birşeyler yapmaya çalışıyorum.
Yavuz: Benim şimdiki sorum aslında biraz daha senin yayıncı yönünden dolayı aklıma gelerekten, çünkü hem Bandrolsüz’ün bir parçasısın hem de belki Cevher’i de buraya sokabiliriz bir bakıma. Türkiye’deki yayıncılıkla ilgili ne düşünüyorsun?
Ali: Bu gerçekten kendi olduğum dönemi biliyorum, özellikle Türkiye’deki yayıncılıkla, güncel sanat yayıncılığı konusunda çok şey söyleyebilecek miyim bilmiyorum ama özelleşmiş ve şeyle düşünen, kitapları gerçekten dağıtmak, adil bir şekile o kitabın üretimi, oradan gelen kaynağın yine adil bir şekilde dağıtılması, yani iyi bir yayıncılık şeyi yok, sadece bu alanda özelleşmiş olan. Çok ufak inisiyatifler olarak, kendi kitaplarını yayınlayan yayıncılar olarak çeşitli gruplar var. Bunlardan en önemlisi bize de çok ilham olmuş olan BAS ve ondan sonra bu Bandrolsüz’ün hikayesi de aslında yine sanatçı Gamze Özer’in gerçekleştirdiği bir açık çağrılı bir sergiyle başladı, “Annem Bile Kitap Yapabilir” diye, böyle yüzlerce kitap, dünyanın her tarafından insanlar kitap maketlerini veya yayınlanmış kitaplarını gönderdiler ve ben de o sergiye katılmıştım, Bandrolsüz ekibindeki birçok arkadaşım da katılmıştı. Orada şu şey çıktı, biz bunları yapıyoruz, bir yerden bir kaynak, bir serginin prodüksiyon bütçesinden bir kaynak bulup basılı bir iş matbu bir iş yaptığınız zaman ama bu bir şekilde dağılmalı, bunun dağıtımı da önemli, satılması tanıtımı da önemli, bu yüzden biz Bandrolsüz’ü kurduk. Beş yayınevi diyoruz kendimize ama aslında resmi olarak yayınevi olan aramızda bir tek Torna var, “Folio”yu çıkartıyor, Folio. Onun dışında aslında sanatçı kitabı yayınlayan inisiyatifler, bu tam da böyle bir kooperatif gibi çalışıyor aslında resmi bir yapısı olmasa da pop-up sergiler etkinliklerle, o kitapların dağıtımı, bizi davet eden her yere gidip küçük bir masamızı kurmamız gibi gerçekleşiyor, aynı zamanda mesela yurtdışında fuarlara gitmek için gücümüzü birleştirmemiz, tek başına minik bir yayınevinin bir fuara gitmesi yerine İstanbul’dan bütün hani Bandrolsüz’de direkt olarak aktif olarak dahil olmayan sanatçıların işlerini de alıp götürdüğümüz, böyle girişimlerimiz de oluyor. Tabii herkesin bu bir taraftan da ikinci, üçüncü işi gibi olduğu için, belki de dördüncüdür, kendisi de pop-up olan bir şey. Aralarda çok aktif dönemleri olup, aralarda uyuyan bir şey Bandrolsüz. Benim çok Okay Karadayılar’la, yani stüdyo paylaştığım tasarımcı arkadaşımla bizim büyük hayalimiz, kendi yayınevimizi kurmaktı.
Yavuz: “Onagöre” mi?
Ali: Onagöre. Onagöre bir label olarak var, biz kendimize Onagöre diyoruz ama bunu ciddi bir yayınevine dönüştürmek, işte bütün o yayıncılık sertifikaları bunun bürokrasiyleriyle uğraşmak gibi bir planımız vardı ama hayatta, ileride olacak hala var bu, şey değil, biraz gecikti. İnşallah yakında olacak.
Yavuz: Kapanmış bir mevzu değil.
Ali: Değil, değil. Ama oradan başladı aslında bu “Recollektive” de, şey de. Daha aktif olarak yayıncılığı, bir full-time iş gibi yapmak isteyen insanlardı. Zor bir şey tabii. Çıkılacak zor bir yol. Bekliyoruz, doğru koşulların oluşmasını bekliyoruz, öyle söyleyebilirim.
Merve: Bütün bu şeylerin içinde, bütün bu yaptığın diğer faaliyetler, hem yayıncılıkla ilgili özellikle uzun vadede de daha başka planların var, Yedikule, Cevher bunlar senin sanatçı olarak faaliyetlerin içine giriyor mu?
Ali: Genel olarak, başında da bahsettiğimiz, bu tanımlama probleminden ben tanımlamayarak, kaçarak buluyorum kendimi ama sanatçı özne denebilir aslında, bu hani her şey bir iş gibi bir taraftan, hani eğer öyle bakıyorsanız, oradaki hassasiyeti veya orada sapmalara izin vermeyi öyle diyeyim, düşüncedeki sapmalara izin vermeyi sanatın önemli özelliklerini aslında bütün işlerin içerisinde de bir şekilde sürdürmeye çalışıyoruz.
Merve: Evet aslında, bu noktayı özellikle sormayı konuşmayı istedik, çünkü neticede sanat sadece bir şey üretmek ve bir obje ve bir sergiyle sonuçlanan bir şey olmak zorunda değil, senin bütün bu faaliyetlerin senin bir şekilde sanatçı kimliğinin bir parçası, diyelim ve bitirelim. Teşekkür ederiz Ali misafirimiz olduğun için.
Yavuz: Teşekkürler Ali.
Ali: Teşekkürler.
Merve: Haftaya tekrar görüşelim.

Advertisements

One response to “ALİ TAPTIK

  1. Pingback: 16 Aralık 2014 Salı (293. Hafta) | _Kainatın Tüm Seslerine, Renklerine ve Titreşimlerine_ AÇIK RADYO·

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s