ÖZGE ERSOY

Programı Dinlemek İçin |



Yavuz: Merhaba. Güncelleme programına hoşgeldiniz. Bu programda güncel sanat aktörlerini konuk ediyoruz ve onları biraz tanımaya çalışıyoruz. Bugün yanımızda küratör, yazar Özge Ersoy var. Hoşgeldin Özge.
Özge:  Hoşbulduk.
Yavuz: Teşekkür ederiz katıldığın için.
Özge: Ben teşekkür ederim.
Yavuz: Biraz seni tanımakla başlayalım. Genelde öyle yapıyoruz. Ben biraz önden giriş yapayım istersen. Boğaziçi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldun. Sonrasında da Bard College’da Küratöryel Çalışmalar üzerine yüksek lisansını tamamladın. Editörlük yapıyorsun işte yazıların, çeşitli yerlerde, mecralarda yayımlanıyor. Domus, Bidoun, Nafas gibi. Bunun dışında m-est denilen internet, nesi diyeyim?
Özge: Sanatçı odaklı yayın diyebiliriz.
Yavuz: Sanatçı odaklı yayın diyelim. Onun editörleri arasında yer alıyorsun ve aynı zamanda kar amacı gütmeyen bir kuruluş Collectorspace’in de Program Yöneticiliği yapıyorsun. Heh, özetledim.
Özge: Teşekkür ederim özet için. Genelde bu kadar iyi özetleyemiyorum ben.
Yavuz: Bu alana nasıl yöneldin, nasıl başladın, nasıl şu andaki noktaya geldin?
Özge: Üniversite yıllarına mı dönelim?
Yavuz: Nereden başlamak istersen.
Merve: Aslında mesleki olarak senin için mesleki gelişimin nerede başladığıysa. Üniversite yıllarından itibaren mi?
Özge: Öyle diyebiliriz aslında çünkü Uluslararası İlişkiler ve Siyaset okurken, ilk başta şunu söyleyeyim bu üniversiteye de başlarken çok çocuksal bir naiflik vardı üzerimde. Ben ekonomi ve siyaset okursam dünyayı anlayacağım diye. Aslında o yüzden Uluslararası İlişkiler’e girdim. Ancak zaman içerisinde kendimi ifade etmek istediğim alanın ki o dönem araştırmalar daha milliyetçilik kuramları üzerineydi, ulus-devlet üzerineydi. Bunları düşünürken Dış İşleri’ni hayal etmektense, Dış İşleri’nde çalışmayı hayal etmektense daha farklı bir alana girebilir miyim diye bir soru oluştu aklımda ve o dönem Platform’da, Platform Güncel Sanat Merkezi, orada stajyerlik yaparken Hale Tenger’in işleri, Halil Altındere’nin işleri, Köken Ergun’un işlerini gördükçe ilgilendiğim alanı çok daha farklı bir şekilde ele alan ve o dönem benim zihnimi en iyi açacak formlara sahip insanlarla tanıştım ve galiba o noktada biraz daha yönelmeye başladım. Platform çok önemliydi benim hayatımda çünkü asistan olarak veya stajyer olarak çalışırken şöyle bir anım var. Belçika’dan bir küratör gelmişti. Türkiye’den birçok insanın geldiği bir şehirde yaşıyorum ve bir festival düzenlemek istiyorum ve onlara da hitap etmek istiyorum,  onları da angaje etmek istiyorum. Nasıl işlerle, sizce nasıl işler seçebilirim diye sormuştu. Ben de orada belli sanatçıların işlerini tarif etmeye çalışıyordum. Ve hassas konular diyelim, milliyetçilik diyelim, silahlı kuvvetler diyelim, ve başörtüsü diyelim. Bu tarz konulardaki güncel sanat işlerinin nasıl orada, mümkün olduğunca nötr şekilde ifade etmeye çalışırım, kendisine nasıl aktarırım sorusu aslında bu alana girişim diyebilirim. Çok böyle naif ve komik bir giriş de olsa yine de böyle özetleyebilirim aslında. Bu kurum sanatçı ilişkisi, sanatçının işinin nasıl dışarıya yansıtıyor, ne şekilde daha farklı kitlelere açıyor noktasından başladım. Daha sonrasında da bu kurum sanatçı ilişkileri üzerine yürümeye gayret ettim diyebilirim. Bütün bu çalıştığım yerlerde bunun doğrultusunda. Bunun arasında hem bağımsız sanat mekanları oldu, hem vakıflar oldu. Ama hepsinin yaptığı şey sanat altyapısı üzerine düşünmek ve sanatçılarla birlikte daha iyi sanatı ne şekilde kamusal alana taşıyabiliriz bu soruyu sormaktı. Yani asıl çıkış noktası bu. Çok ciddi oldu mu?
Merve: Yok. İhtisaslaştığın alan aslında küratöryel çalışmalar oldu değil mi?
Özge: Yüksek lisans öyle. Ama yüksek lisansa da mesela bir, normalde küratörleri sergi yapımcıları olarak görüyoruz. Bunun biraz daha farklı alanlara açılabileceğini gösterdi orası. Ne anlamda? Mesela bir tez projesi olarak da sergi yapmanız üzerine tez yazmanız gerekiyor. Benim önceliklerim şu anda farklı. O yüzden sergiyle de ifade edebileceğimi düşünmüyorum. O yüzden bir yayın yapabilir miyim diye sorduğumda da destek aldım programdan ve o da mesela Guggenheim ile Abu Dhabi üzerineydi. Sanatçılar, küratörler, yazarlar bölgeye gelen böylesine büyük bir müze hakkında ve böylesine yeni bir yapı hakkında ne düşünüyor? Bunu birlikte üzerine kafa yorabilir miyiz diye düşünüp oradan yola çıktım. O yüzden ihtisaslaşma o alanda ama günün sonunda o küratörün de tanımını açmak üzerine bir programdı benim için. Sonuçta oraya gidip de küratör diye bir yaka kartı ile kimse çıkmıyor. Öyle bir alan değil zaten.
Merve: Mesleki olarak böyle bir alan değil belki de ama şu anda o çıkış noktandan uzaklaştın mı veya aynı alanda mı, yani ilgi alanların yine aynı mı? Bunları Türkiye’de gerçekleştirecek, düşünecek,  yazacak, konuşacak ortamlar bulabiliyor musun?
Özge: Kesinlikle evet. İki proje üzerinden gidebiliriz. Yavuz sen söyledin. Bir tanesi m-est, bir tanesi  Collectorspace diye. M-est’te mesela yaptığımız, Merve Ünsal’ın sanatçı olan bir kişinin başlattığı bir online yayın. Yapmaya çalıştığımız şey, büyük bir misyon kendimize biçip bunun üzerinden gitmektense, akşam yemeği sofralarında konuştuğumuz konuları daha farklı, daha farklı kişilere nasıl yansıtabiliriz? Bu kadar basit bir noktadan çıkıyoruz ve bu akımdan mesela aramızda sanatçılarla, yani sanatçıların kendi arasındaki konuşmalar, sanatçı küratör konuşmaları, sanatçı yazar konuşmaları bunları nasıl yine açabiliriz ve nasıl arşiv yaratan bir online mecra kendisini bir grup oluşturabilir, bir izleyici kitlesi oluşturabilir? Bu bakımdan yine altyapı ve sanat alanındaki bir alanda bu diyebilirim. Collectorspace de bunun üzerinden yürüyor yine. Şöyle, çok basit biraz anlatmam gerekirse, çok çok kolay bir yapımız var. Sergiler, yayınlar ve konuşmalar düzenliyoruz. Sergiler, her sergi için bir güncel sanat koleksiyonundan, özel bir güncel sanat koleksiyonundan sadece bir tane sanat işi getiriyoruz. Buradaki hedef de şu, ilk başta işin yakın okumasını yapmak ve her şeyin her zaman sanat işinde başladığını hatırlamak ve hatırlatmak ama daha sonra da bu sanat işini bu yapıtın ait olduğu koleksiyonu tartışmak için bir giriş noktası olarak kullanmaya gayret ediyoruz. Bu alanda, bunun devamı olarak da yapılan konuşmalar ya da çıkarılan yayınlar da bunun devamı. Mekanımız çok ufak. 20m²’lik bir yerimiz var Taksim’de ama misyon çok daha büyük gibi geliyor bana. Biraz da fazla büyük, belki fazla hırslı olabilir ama bu güncel sanat alanında, görsel sanatlar alanında biriktirmek ne demek, koleksiyonerlik yapmak ne demek, sanat hamisi olmak ne demek? bu soruları sormaya çalışıyoruz. Yaptığımız şey de cevaplar vermek değil aslında farklı örnekleri getirerek, her örnek farklı ve her örneğin kendine göre verdiği cevaplar var zaman içerisinde. Bunları nasıl ele alabiliriz, nasıl tartışabiliriz, bunların üzerine gitmeye çalışıyoruz. Dolayısıyla sanat ve sanatın kamusal alana çıkması, yaşaması, devam etmesi, muhafaza edilmesi, arşivinin oluşturulması gibi konular bu iki proje üzerinden de devam ediyor diyebilirim.
Merve: Peki neticede hem ihtisaslaşmanda hem de kendi kişisel pratiğinde sanatçılarla daha çok çalışıyorsun ve düşünme biçimin, yani seni de biraz tanıdığım için, biraz daha o yöne daha yakın. Koleksiyonerlerle çalışmak senin için nasıl bir süreç oldu? Çünkü neticede siz daveti götürüyorsunuz ama…
Özge: Evet.
Merve: Bir koleksiyonerin bambaşka, kendine özel ilgi alanları var, biriktirme güdüsü var belki.
Yavuz: Sizin özelinizde de aslında ne kadar çeşitlilik o kadar iyi gibi biraz daha farklı tarzdaki koleksiyonerlik yapılarını göstermeye çalışıyorsunuz ayrıca.
Merve: Ve koleksiyonerliği neden, koleksiyonerliği ne anlamda önemsiyorsun kişisel olarak?
Özge: Güzel bir soru. İlkine cevap vereyim. Ben neler öğreniyorum diye. İlk başta şunu söylemek lazım, bizim kurucu direktörümüz Haro Cümbüşyan, Haro Bey ve ben sadece insanları bulup, seçip  getirmiyoruz İstanbul’a. Bir danışma kurulumuz da var. Konuşulmaya değer, ne demekse onun da tarifini yapmak biraz zor ama konuşulmaya değer, üzerinde düşünmeye değer koleksiyonerleri çağırıyoruz. Benim düşünme şeklimi çok açan insanlar oldu. Çok fazla şey öğrendiğim insanlar oldu. örnek üzerinden gidebilirim. Geçen sene Mart ayıydı yanılmıyorsam. Bu Marsilya’da yaşayan bir çift. Gensollen ‘ler. Onların koleksiyonundan Julien Bismuth’un bir işini getirdik. Bir performans işiydi. “Pantomim İşleri I-IV” ismi. Julien bu iş için mesela bir pantomim sanatçısıyla çalışıyor. Birlikte bir koreografi hazırlıyorlar, yaklaşık yarım saat sürüyor. Biz de bu işi koleksiyondan getirmek istediğimiz zaman tabii bir sürü soru geldi bize. Performans işi nasıl koleksiyonda yer alır? Siz neyi getiriyorsunuz? Bunlardan yola çıktık ama sorular giderek daha enteresan hale geldi çünkü buraya gelen Gregg Goldston isimli bir pantomim sanatçısı vardı. Gregg geldi ve 7 hafta boyunca, haftada  4 gün, günde 2 kere bu performansı gerçekleştirdi. Camekan bir yerimiz var biliyorsunuz, sokağa bakıyoruz dolayısıyla sokakla sürekli olan ilişki, o değişiyor. Dolmuşlar, Teşvikiye dolmuşları hemen önümüzde, onlarla bütün ilişkilerimiz değişiyor. Ama bunlar olurken mesela bu aidiyet, yine kamusallığa geri dönmek gerekirse, oradaki sanat işi kime ait? Gregg’e sorduğum zaman, pantomim sanatçısına sorduğum zaman “Tabii ki iş bana ait çünkü bedenim o işi biliyor. Julien’in kendisine sorsan hayatta hiçbir şey yapamaz, o yüzden gerçek sahibi benim” diyordu. Diğer taraftan Julien’e gidiyoruz, sanatçı olan kişi “Tabii ki bütün kavramsal tarafını ben oluşturdum, iş benim. Bu şekilde dolaşıma girdi, galeri üzerinden satışı yapıldı, yani iş bana ait tabii ki” derken, koleksiyonere gittiğiniz zaman Gensollen çiftine sorduğunuz zaman bu soruyu, bu iş hakikaten kime ait diye, onlar sadece şunu söylüyorlardı “Koleksiyonerlik demek, bir fikri alıp fikri desteklemek ve fikri birçok alana, farklı kanala yaymak demek. Bizim işimiz sahip olmak değil, bir objeye sahip olmak değil tam tersi bunu yaymak” gibi bir örnek var.
Merve: Çok enteresan.
Özge: Mesela bu benim sanat işinin aidiyeti konusunda düşünmeme, bu seviyede düşünmeme yardımcı olacak örneklerden bir tanesiydi. Gelecek hafta bir tane açılışımız var. Pipilotti Rist’in bir işini getiriyoruz ve Han Nefkens’in koleksiyonundan geliyor. Han da mesela 2000 senesinde koleksiyonerliğe başlıyor ve bir sanat işini alıp evine getireceğine doğrudan müzeye uzun vadeli olarak ödünç veriyor. Hiçbir zaman kendisine almıyor, işle birlikte yaşamıyor diyor ki, işin fikri şu, sanat işi dediğimiz şeyin sahibi tek kişi olamaz, zaten kamuya mal edilmesi gereken bir üretimdir sanat işleri, dolayısıyla ilk baştan müzeye gitmeli ve kamusal müzelere gitmeli diyen bir insan. Dolayısıyla bu aidiyet konuları üzerine koleksiyonerlerin düşünmesi çok daha farklı oluyor, muhafaza edilmesi üzerine, arşivlenmesi üzerine ve bu konularda çok çok fazla şey öğrendiğimi söyleyebilirim.
Yavuz: İsterseniz kısa bir müzik arası verelim. Özge senin bizim için seçtiğin şarkıyı dinleyelim. Maria Rita Epik’ten Seviyorum isimli 1979 tarihli aslında bir Eurovision şarkısı.
Özge: Aynen.
Yavuz: Neden bunu seçtin?
Özge: “Karışık Kaset” diye bir film var şu anda vizyonda. O filmi seyrettikten sonra aklımda kalan ve sabah duş alırken sürekli söylediğim bir şarkı olduğu için aklıma geldi. Çok basit bir hikayesi var.

Merve: Tekrar merhaba. Güncelleme programında Özge Ersoy’la birlikteyiz. Özge, biraz önce konuştuğumuz Collectorspace’deki koleksiyonerlerle ilişkin ve kendi çalışmaların boyutunda koleksiyonerlerle ilişkilerin seni nasıl geliştirdiği, dönüştürdüğü veya sana neler kattığıyla ilgiliydi. Türkiye’deki koleksiyonerlikle ilgili ne düşünüyorsun? Aslında bu da sorunun ikinci bölümüydü.
Özge: Evet. Zor bir soru. Kapsamlı cevap vermek de çok kolay olmayacak. Ben nasıl yaklaşıyorum onu söyleyebilirim. Güncel sanat özelinde konuşacaksak eğer, müzelerin çıkışı tabii ki çok yakın bir zamana gidiyor. 10-15 sene diyelim. Kanonize edilen tarihler diyeceğim, çok böyle komik ve akademik geliyor bu kelimeler ama kalıplaşmış bir sanat tarihine sahip olduğumuzu düşünmüyorum ve bunun bir avantaj olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla bu alanda daha deneysel çalışmalar yapmak, farklı tarihler yazabilmek, bir sürü tarihi aynı anda yazabilmek gibi konular ilgimi çekiyor. Şu anda bu konu üzerine düşünen kurumlar da var şüphesiz ki. Salt bunlardan bir tanesi. 20. yüzyıl tarihini, hem sosyal tarih, hem görsel tarih, hem sanat tarihi, bunlar üzerine yeniden nasıl konuşabiliriz, yeniden nasıl hikayeler anlatabiliriz konularında. O yüzden arşiv yapmak ve koleksiyon yapmak arasında her zaman gidip gelen bir fikrim var. Kurumlar üzerinden de düşünürsek, neden bazı kurumlar Türkiye’de sadece hırsla sanat işi alıyor ve sürekli koleksiyonun üzerine düşünüyorlar? Diğer tarafta da neden sadece arşiv üzerine giden ve sadece bu konunun daha entelektüel tarafını deşmeye çalışan bir grup var? Bu ikili yapı benim çok hoşuma gidiyor açıkçası çünkü ortalarında olanlar genelde özel koleksiyonerler. Bu kişiler biriktirme üzerine, yakın tarih oluşturma, yakın tarihe dair kendi hikayelerini anlatma konusunda çok aktifler ve bence çok daha aktif bir rol oynamaya devam edecekler önümüzdeki senelerde. Özellikle sanat alanındaki kurumların sayısı arttıkça, çeşitlilik arttıkça, farklı üretimlere farklı taraflardan yaklaşan sanatçıları gördükçe bu fikirler de gelişecek dolayısıyla benim heyecanlı olduğum bir konu. İyi bir özet oldu mu artık siz karar verin.
Merve: Sadece açmak için bir şey daha soracağım. Peki Collectorspace’in, dünyadan gerçekten enteresan örnekler sunuyorsunuz. Seyircileri arasında koleksiyonerler var mı? Bu konuşmalar, bu sorular, sence Türkiye’deki koleksiyonlara katkısı veya etkisi oluyor mu?
Yavuz: Belki de Collectorspace’in izleyicisi kimler genel olarak?
Özge: Yine güzel ve zor bir soru. İzleyicileri baştan sıfırdan yaratmamız gerekti diyebilirim çünkü bu konular üzerine düşünen, özel koleksiyonculuk üzerine bu soruları soran daha çok bireyler var çevremizde ama bunu kurum ve proje mekanı olarak yapan kişiler yoktu. Koleksiyonerler var izleyici kitlemiz arasında ama bunlar yavaş yavaş oluşuyor. Biraz şey gibi bir soru, Collectorspace’i değerlendiriyor musunuz, başarılı buluyor musun da iyi bir soru çünkü sonuçta bir kurum kendini açabildikçe, ilgilendiği soruları farklı insanlara iletebildikçe başarılı olabilir. Başarılıyız, başarılı değiliz gibi hemen sert bir cevap veremeyeceğim ama şunu söyleyebilirim mesela konuşmalarımızı ve sergilerimizi takip eden, üzerine yorum yapmaya devam eden 30 kişi, 35 kişi olursa bizim için büyük bir başarı bu. Etki sayılarla değil de, konuşmanın kalitesiyle ve süreklilikle bizim için gerçekleşiyor ama bunların içerisinde bizim için çok önemli olan bir şey, belki isim bu arada Collectorspace ismi biraz yanıltıcı olabilir. Sanki sadece koleksiyonerler için yapılmış bir alan ama bu görsel sanatlar alanında çalışan bir sürü aktörün bence konuşmasına değecek bir konu. Bunun içinde sanatçılar da var, yazarlar da var, galericiler de var. Belki müzayede evleri de olabilir, şu anda yok mesela ama. Tabii ki koleksiyonerler var veya kurumda çalışan kişiler var dolayısıyla daha karışık bir kitleyle küçük de olsa bu soruları beraber sorabilir miyiz, bütün derdimiz bu. Başarılı olup olmadığımızı da zaman herhalde gösterecek diye tahmin ediyorum. Üç sene oldu ama en azından dediğim gibi takip eden ufak bir kitle var ve o beni çok tatmin ve mutlu ediyor şu anda. Onu öyle söyleyebilirim.
Yavuz: Türkiye’de senin gibi çalışan çok fazla, çok sayıda diyeyim, küratör yok.
Özge: Ne anlamda?
Yavuz: Sayı olarak söyledim aslında. Senin gibi derken genç küratörler çok yetişmiyor gibi bir şey üzerinden soruyorum. Yani mesela ileride bazı kurumların başına geçebilecek kişiler de olabilir bunlar. Bu sence bir sorun mu ya da bu durum neden kaynaklanıyor ya da böyle düşünüyor musun sen de?
Özge: Pollyanna olan bir insan olarak, sayı az ya da yeteri kadar kişi yok tarafından hiç yaklaşmaya çalışmıyorum. Az sayıda insan olsa da kurumlar üzerine düşünen, koleksiyonlar üzerine düşünen, yakın tarih üzerine düşünen, sanatçılar üzerine düşünen bir grup varsa ve onlar belki ufak proje mekanları, belki sanatçı mekanları, belki kurumların başına geçip bence bu doğrultuyu devam ettirecekler. Nedense negatif bir taraftan yaklaşmamayı ben gayret ediyorum kendi hayatımda.
Yavuz: Benim sorum biraz negatif gibi algılandı.
Özge: Gibi geldi. Küçük fidanlar yetişmiyorlar Türkiye’de gibi. Önemli olan bunların konuşulması, sonuçta şeyi de düşünelim mesela güncel sanatın bu kadar tırnak içinde trend haline gelmesinin tabii ki bir sürü sebebi var. Piyasasının açılması da bunun bir tanesi ama en azından şuna bakalım, ilgilenen bir insan bir sergiye gitmek istediği zaman şu an hakikaten fazla mekan var, 15 seneyle karşılaştırdığımız zaman. Karşılaşmaların sayısı artıyor, karşılaşmaların yoğunluğu artıyor. Farklı üretimleri görme ihtimalimiz var. Karşılaştırmalara başlıyoruz. Bu bana hitap ediyor, bu bana hitap etmiyor demeye başlıyor hem sanat izleyicisi, hem de sanatın içerisinde çalışan kişiler. Biliyorum bu çok fazla mutlu bir tablo çiziyor olabilirim şu anda ama bu karşılaşmaların sayısı, çeşitliliği devam ettiği sürece ben daha iyi kurumların daha iyi üretimlerinin olacağına yürekten inanıyorum.
Merve: Sence, tabii ki 10-15 sene öncesine göre çok daha fazla kurum var, daha çok inisiyatif var diyemeyeceğim ama.
Özge: Ama duruyorlar mesela.
Merve: Duranlar var, kapananlar da var.
Özge: Kapananlar da var ama çok inatla devam eden bir grup da var.
Merve: Senin ileride, önümüzdeki 5 senelik, 10 senelik planların var mı? Ya da gelecekte sen daha fazla nelerin yapılması, neticede pozitif bakabilirsin tabii ki ama her zaman yapılabilecek daha fazla şey vardır.
Özge: Tabii ki, her zaman.
Merve: Neler yapılmalı sence?
Özge: Türkiye özelinde mi?
Merve: Evet, Türkiye özelinde.
Özge: Çok zeki bir cevap veremeyeceğim buna. Demin dediğim şeyin tekrarı olacak çünkü. Büyük şeylerin yapılması, büyük yapıların oluşturulması, daha fazla haber olması çok bir şey ifade etmiyor benim için. Konuşmaların kalitesi artarsa, aramızdaki ilişkiler artarsa, sizin yaptığınız program da bunun bir parçası bence. Bu, birbirimizi daha iyi tanıdığımız sürece bu ilişkiler devam edecek ve büyüyecek. Ben yoksa böyle hedef koyalım, o doğrultuda ilerleyelim gibi…
Merve: Hedef koymak, Türkiye için bir hedef koymak değil de…
Özge: Şöyle bir kuruma ihtiyacımız var diyemem mesela.
Merve: Sen kendin için neler yapmak istiyorsun önümüzdeki dönemde?
Özge: Kişisel bir cevap vereyim.
Merve: Tabii, tabii, kişisel bir cevap zaten.
Özge: Çok büyük, canavar kurumların peşinden gitmek gibi bir hırsım yok demin söylediğim sebeple. O yüzden ufak çaplı, sıkı ve küçük bir takipçi grubu olan, farklı yerler olabilir. Bu Collectorspace olabilir, başka bir yer olabilir. Sanatçı inisiyatiflerle her zaman paslaşmalarımız devam ediyor, onlar olabilir. Ama hakikaten böyle büyük bir hedef olduğunu söyleyemem. İlgilendiğim alan hakikaten bu görsel sanatlar ve sosyal bilimleri birlikte düşünebilen insanlarla beraber çalışmak. Bu kadar basit gerçekten.
Yavuz: Zaten üzerinde çalıştığın projelerde de genel olarak kendini ön plana çıkarmaktan çok başkalarıyla kolektif bir yapıda, işte biraz önce saydığın sanatçılar, bu konu üzerine düşünenlerle birlikte düşünerek ilerliyorsun. Bu tip bir kolektif çalışma biçimi neden önemli senin için?
Özge: Bayağı varoluşsal bir yere gidiyoruz.
Yavuz: Belli ki inandığın bir şey var bu çalışma biçiminde. Onu soruyorum aslında.
Özge: Şöyle bir soru geliyor mesela bana. Sen kendine küratör diyorsun ama grup sergisi yapmıyorsun. Altına küratör yazıp da sanatçıları biraraya getirmiyorsun. Bunun sebebi nedir diye soranlar oluyor. Belki o taraftan yaklaşabilirim. Aciliyet meselesi, hakikaten şu anda demin bahsettiğim konular üzerine düşünmek istiyorsam grup sergisi yapmak çok fazla bir şey ifade etmiyor şu anda. Tabii ki arada birebir çalıştığım sanatçılar da oldu, minik sergiler de oldu ama en büyük hırsımın o olmadığını söyleyebilirim ama mesela küratörlük pratiği de bir kurumun da küratörlüğünü yapabilirsiniz. Collectorspace o bakımdan iyi bir örnek bence. Siz sergilerinizi, programlarınızı, yayınlarınızı üretirken, oluştururken izleyiciyle nasıl iletişiminizi kuruyorsunuz, bunu nasıl büyütüyorsunuz, geliştiriyorsunuz soruları. Küratörlüğe o taraftan yaklaşmak çok daha enteresan geliyor.
Yavuz: Ne kadar zamanımız kaldı? Belki bir soru için, var mı sormak istediğin bir şey?
Merve: Belki çok kısa bir soru için. Senin hayatında takip ettiğin güncel sanat alanında Türkiye’de veya yurtdışında birileri örnek aldığın, akıl danıştığın birileri var mıdır veya beraber düşündüğün?
Özge: Şu anda Tensta Konsthal’in başında olan Maria Lind daha Bard döneminden, yüksek lisans döneminden tanıştığım bir kişiydi. Beni çok, çok etkileyen bir insandır, altyapı ve sanatçı ilişkisini düşünmek bakımından. Van Abbe Müzesi’nin başındaki Charles Esche, birebir tanımasam da yazılarını ve programlarını çok takip ettiğim için. Türkiye’de Salt, Vasıf Bey. En fazla etkileyenler bunlar galiba. Hep de küratörlerden örnekler verdim, hiç sanatçı söylememem de bayağı kötü oldu ama kurum tarafını öyle söyleyelim. Sanatçılara girersek liste uzun, o yüzden onu başka bir programa saklayalım.
Yavuz: O şekilde bitirelim o zaman, sonlandıralım programı.
Özge: Kurtardım.
Yavuz: Teşekkür ederiz katıldığın için.
Özge: Ben çok teşekkür ederim, çok sağolun.
Merve: Teşekkürler Özge.
Yavuz: Programımıza bu şekilde son verelim. Özge Ersoy’la birlikteydik, haftaya Güncelleme programında görüşmek üzere.

Advertisements

One response to “ÖZGE ERSOY

  1. Pingback: 9 Aralık 2014 Salı (292. Hafta) | _Kainatın Tüm Seslerine, Renklerine ve Titreşimlerine_ AÇIK RADYO·

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s