BİGE ÖRER

Programı Dinlemek İçin |

Yavuz: Merhaba. Güncel sanat aktörlerini konuk ettiğimiz ve onları tanımak üstüne kurguladığımız Güncelleme programındayız. Bugün yanımızda İstanbul Bienali Direktörü Bige Örer. Hoşgeldin Bige.
Bige:  Hoşbulduk.
Yavuz: Teşekkürler katıldığın için.
Bige: Ben teşekkür ederim davetiniz için.
Yavuz: Sağol. Biraz seni tanımakla başlayabiliriz aslında. Belki önden küçük bir giriş yapabilirim. Marmara Üniversitesi Fransızca Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü mezunusun. Ardından da yüksek lisansını Fransa’da İletişim Yönetimi üzerine yaptın. Bir de Sosyoloji Bölümü ikinci yüksek lisansın var. Güncel sanatla ilişkin nasıl başladı? İKSV ile mi başladı? Biraz belki buradan girip, sonra konuşmaya devam edebiliriz.
Bige: Güncel sanata olan ilgim aslında daha gençlik yani üniversiteden evvel de daha gençlik yıllarımda, İstanbul Bienalleri aracılığıyla başlamıştı. Bir izleyici olarak başladı. Uluslararası güncel sanat alanında gerçekleşen yenilikleri takip edebildiğim bir etkinlik olması ve sanat eserlerinin doğrudan deneyimleme fırsatı sunması açısından bienallerin benim hayatımda önemli bir rolü var. Aynı şekilde İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın düzenlediği diğer etkinliklerde olduğu gibi, her Nisan Film Festivali’ni heyecanla beklerdik, işte keza Müzik, Caz Festivalleri öyle. Tabii Siyaset Bilimi ve Sosyoloji aslında güncel sanatla çok yakından ilişkili alanlar çünkü sonuçta dünyada güncel ve tarihsel olarak da baktığımızda dünyayı anlamamıza ya da tasvir etmemize yarayan alanlar, bilimler. Bu anlamda da yüksek lisans öğrenimlerimi tamamladıktan sonra ilk hedefim bienalde çalışmaya başlamaktı. Bienalde de 2003 yılında çalışmaya başladım ve ondan sonra devam etti.
Merve: O dönemden bu döneme bienale. Bu arada hoş geldin. Senin başladığın dönemden, neticede 11 senelik bir süreçten söz ediyoruz. İstanbul Bienali için neler değişti?
Bige: İstanbul.
Merve: Senin direktör olman dışında.
Bige: İstanbul Bienali için aslında şöyle, kurulduğu zamandan itibaren baktığımızda 87’den beri tabii Türkiye çok değişti, bütün dünya değişti. O anlamda da güncel sanat üretiminde ve sunumunda çok farklı açılımlar oldu mutlaka. En temel önceliklerinden biri İstanbul Bienali’nin, dünya çapında, uluslararası, avangart bir sergi gerçekleştirmek ve sanatsal üretimi teşvik etmek. Hem de sonuçta İstanbul için tek olan ve benzersiz olan, çünkü bir sergi yaptığınızda o şehre ve mekanla bir bağ kuran bir sergi yapıyorsunuz ve onun başka bir yere aslında götürülmesi imkansız bir şey. Üretilen eserler sonuçta başka sergilerde gösterilebilir ama İstanbul Bienali bir kez gerçekleşiyor. Türkiye’den sanatçıların uluslararası alanda tanınmaları her daim bir öncelik oldu ama 2003 yılından beri şimdiye  baktığımda İstanbul Bienali’nin 90’lı, 80’li yılların sonunda ya da 2000’li yılların başında geçici bir müze işlevi de vardı. Son 10 yılda bildiğiniz gibi birçok sanat kurumu, birçok olmasa da yine de hatrı sayılır kadar müze ve başka oluşumlar, alternatif inisiyatifler, işte galeriler, artık birden fazla fuarlar gibi güncel sanat alanının farklı aktörleri de gelişti bu zaman içerisinde. Tabii İstanbul Bienali’nin ben çok, bağımsız sanat üretimi için önemli bir rol oynadığını düşünüyorum. Ticari kaygılardan uzak, kar amac gütmeyen bir vakfın düzenlediği, tek gayesi de gerçekten üretilen serginin sanatsal kalitesinin ön planda olduğu ve bunu amaçladığı bir sergi olduğu için daha bağımsız bir alanda olduğunu düşünüyorum, bu önemli. Bienalin aynı zamanda farklı meseleleri, güncel meseleleri sorgulamak için, tartışmak için, belirli konularda farkındalık yaratmak için önemli bir platform olduğuna inanıyorum. Bu son 10 yılda daha da güçlendi ve tabii ki İstanbul’un kültürel altyapısıyla ilgili olarak birçok tartışmayı da beraberinde getiriyor bienal. Çünkü dünyada baktığınızda birçok bienalin kendi, sabit mekanları varken, İstanbul Bienali’nin hiçbir zaman sabit bir mekanı olmadı ve şehir içinde her bienalin konseptine, temasına uygun olarak farklı mekanları kendine mesken edindi. Bunun getirdiği sergi kurulumundaki güçlüklerin yanı sıra, birçok da avantajı olduğunu da düşünüyorum şehri farklı deneyimlemek adına. Kısaca sanırım. Daha çok uzatılabilir tabii bu konu çünkü bayağı geniş çaplı bir konu ama temel, öne çıkan özellikler bunlar.
Merve: Tam da buradan aslında açılım olarak. Sen Uluslararası Bienaller Birliği’nin iki başkan yardımcısından birisin. Aynı zamanda da bu birliğin oluşmasında da çok önemli bir görevin vardı. İstanbul Bienali’ni dünyadaki diğer bienallerle nasıl konumluyorsun? Hem kurumsal olarak da tabii ki İstanbul Bienali olarak, ama aynı zamanda kişisel olarak fonksiyonunu, vizyonunu nasıl konumluyorsun? Çünkü her birinin farklı kendine ait kurulu, stratejisi ve şu anda bulunduğu ülkenin ve dünyanın şartlarına göre misyonları değişebiliyor.
Bige: Şöyle bir şey yani öncelikli olarak, Uluslararası Bienaller Birliği’ni kurmamızdaki temel amaç aslında bienallerle ilgili olarak böyle çeşitli, biliyorsunuz son yıllarda artan araştırmalar var ve özellikle 2000’li yıllardan sonra bienallerin sayısında çok ciddi bir artış oldu. Bu bienallerin, bu bienallerle ilgili olarak tek tip bir modelmiş, tek tip bir yapıymış gibi düşünmek çok mümkün değil çünkü her bienal gerçekleştirildiği şehirde, gerçekleştirildiği ülkede, gerçekleştirildiği kurum ya da sanatçılar ya da kimse hani düzenleme kararını alanlar, çok farklı dinamikler içinde gerçekleştiriliyor. Kimisinde işte şehri pazarlamak ya da ülkeyi pazarlamak gibi kamusal katkının daha yüksek olduğu durumlarda bu ön plana çıkarken, kimi şehirde aslında sanatçıların uluslararası bir ağ kurmak için, bir network kurmak için kendileri için benimsedikleri bir yöntem olarak ortaya çıkabiliyor. Biz biraz bienaller arasında herhangi bir ve rekabet yerine bir dayanışma olmasının daha doğru olacağı inancıyla yola çıktık. Çünkü şehirler arasında da, sanatsal etkinlikler arasında da böyle bir eğilimin yaratılmak istendiğini düşünyorduk. Halbuki bir bienalin diğer bir bienalle ilgili olarak rekabet içeren bir ilişkiye girmesine gerek yok. Çünkü dediğim gibi hepsinin misyonu, vizyonu, hedefleri farklı. Tabii ki her bir bienal inanıyorum ki iyi bir sergi gerçekleştirmek istiyor ve sanatçılara farklı alanlarda çeşitli olanaklar sunmak istiyor. Bu bağlamda düşününce tabii bu toplantılara başladığımızda İstanbul Bienali’nin birçok bienal tarafından rol-model olarak görüldüğünü izledim, mutlulukla. Tabii İstanbul Bienali’nin neredeyse 25 seneyi aşkın bir tarihi var ve de kamusal katkının daha sınırlı olmasına rağmen birçok farklı kaynak arama methoduyla gerçekten iyi sergiler yapmış, işte birçok önemli küratörün İstanbul’da çalışmasını sağlamış, birçok önemli sanatçının ya da daha kariyerlerinin başında olan sanatçılar için hem üretme hem de sergileme fırsatı bulmuş bir bienal. Son dönemlerde çok güncel meseleleri de serginin merkezine alarak bu konuların, tartışmaların teşvik edilmesini de sağlamak gibi bir rol üstlenmişti. O yüzden de aslında bütün bunlar neden diğer bienallerin İstanbul Bienali’ni bir rol-model olarak gördüğünün ipuçlarını veriyor bize. Bu birlikte bizim aslında temel amacımız dediğim gibi belirli presnsipler belirlemek, daha genç bienaller için birtakım değişim programlarıyla onlara yol göstermek ya da belirli projelere, ortak projeler, ortak komisyonlar işte konuşmalar, paneller düzenleyerek bienaller etrafındaki meseleleri biraz daha açmaya çalışmak. Çeşitli araştırmalar yürütmek. Biz 2 sene evvel, vakıf İKSV Kültür Politikaları ekibiyle birlikte dünyada gerçekleştirilen 8 bienalin gelir kaynaklarını inceleyen bir araştırma yürütmüştük. Bu araştırma kapsamında da, bienal bütçelerinin arasındaki farklılık, kimisi işte 25.000.000 Euro’ya kadar çıkabiliyor. Kimisi çok daha kısıtlı, işte 200.000 Euro bütçeyle gerçekleştiriliyor. Ama modellere baktığınızda kamu kaynağı, özel sektör desteği, diğer alternatif kaynaklar neler olabilir ve bunun dağılımı ne şekilde gerçekleştiriliyor bu bütçelerin ne kadarı sergi üretiminde kullanılıyor, ne kadarı işte daha belki sergiyi tanıtıcı diğer yan etkinliklerde kullanılıyor gibi bir çalışma gerçekleştirdik. Tabii bu araştırmalar da çok önemli çünkü bienalleri daha iyi anlayabilmemiz ve değerlendirmemiz adına net veriler bize sunuyor.
Yavuz: Bunu paylaştınız mı peki?
Bige: Evet, hala şu anda da İKSV’nin web sitesi üzerinden ulaşılabilir halde. Ayrıca Bienaller Birliği yayınının içerisinde de bu araştırmaya yer verildi. Hem biz vakıf olarak bastık, hem de birliğin bir yayınında da bu araştırmaya yer verildi. Çeşitli konuşmalar düzenledik bu araştırmayla ilgili olarak çok farklı yerlerde, ciddi bir ilgi var bu tür araştırmalar. Birlik olarak bu tür aslında veriye dayanan araştırmaları da desteklemek istiyoruz.
Yavuz: Uluslararası Bienaller Birliği demişken, sanırım ilk genel kurul toplantısı bir konferansa da dönüştü ve senin de orada moderatörlüğünü üstlendiğin bir panel düzenlendi. Genel olarak bienallerin özeleştirisi üzerineydi. Senin bu konudaki fikirlerin ne? Hem İstanbul Bienali nezdinde hem de genel olarak?
Bige: Evet ben özeleştirinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu paneller, Temmuz ayında gerçekleştirdiğimiz Berlin’deki konferans çerçevesinde de kurumsal eleştiri ve bienaller bütün bu yerel ve uluslararası beklentilere ne şekilde cevap verebilir aslında fikrinden yola çıkarak ve ne kadar bağımsız olabilirler, işte kaynak aldıkları kurumlara karşı bağları, ilişkileri nelerdir, bütün bunların sorgulandığı bir tartışma platformu yaratmayı istedik. Tabii son dönem örneklerinde, bu sene bildiğiniz gibi Sydney Bienali’nin açılışında çok gündeme gelen, bienalin ana sponsorlarından Transfield’in aynı zamanda mülteci kamplarının inşaasında katkıda bulunmasıyla başlayan sanat etkinliklerinin finansmanında özel şirketlerin sorumlulukları…
Merve: Veya devletlerin.
Bige: Veya evet burada tabii kamu yani zaten Sydney’de aslında tartışılan önemli meselelerden biri de sonuçta Avustralya hükümetinden yaklaşık %15’e yakın bir destek alıyor Sydney Bienali. Sonuçta hükümet mülteci kamplarına karar veren ve bu ihaleyi açan ama sonuçta hükümete karşı çok ciddi bir eleştiri olmadı ama daha çok kampların inşaasını gerçekleştiren özel şirket ve özel şirketle bienalin ilişkisinini kesilmesi istenmişti. Gerçekten de Sydney Bienali’nin Yönetim Kurulu Başkanı bu olaylar sonrasında istifa etti ve şu anda bambaşka bir yapı kuruldu. Bu anlamda da kamu oyunun aslında bienali ne kadar sahiplendiği, sanatçıları ne kadar sahiplendiği ve önemli tartışma konuları açılabileceği ama bunun bundan sonraki süreçte nasıl bir yapının kurulabileceği Sydney özeliğinde. Tabii Sydney tek başına bir vaka değil. Her bienalin baktığımızda benzer yapıları da görebiliyoruz.
Merve: Evet, bienallerde de müzelerde de…
Bige: Sadece bienaller de değil.
Merve: Aslında sanata gelen kaynağın nereden geldiği ve ne kadar meşru olduğu veya sanatçıların kabul edip edemeyeceği. Son senelerde aslında çok aktif bu konuyla ilgili protestolar, tartışılan bir konu oldu.
Bige: Tekrar tartışılan konulardan biri oldu. Bu tabii tartışmalar, aslında çok yeni tartışmalar değil. 1960’lar, 70’lere baktığımızda da kurumsal eleştiriyle ilgili birçok tartışma zamanında yapılmıştı. O zaman daha çok müzelere yönelik ve müzelerin finansman modellerine yönelik tartışmalardı. Sanatçıların sergilere davet edildiklerinde bir şerefiye almalarına yönelik tartışmalar. Emeğin karşılığı bir şekilde.
Merve: Kamu desteği azalıyor bir kere bütün dünyada. Bir de bunun getirdiği bir özel sektörün kaynak yaratma konusundaki baskınlığı da ortaya çıkmaya başlıyor.
Bige: Yani bir dengenin olması çok, çok önemli tabii ki. O anlamda kamu desteğinin azaldığı birçok şu anda Avrupa ülkesi de var. Onlar da daha kamu desteği ve özel desteğini birleştirici modellere gitmek durumunda kalabiliyorlar ama tabii bu desteğin, kamu desteğinin hiç olmadığı ülkeler de var yani hiçbir zaman olmamış ve gelecekte de olmayacağına dair de bir ümitsizlik ya da bu gerçeği kabullenme durumu da var. O anlamda  nedir bunun bir şeyi olabilir mi, yani ne tür prensipler ortaya konulabilir böyle bir tartışmamız vardı. Yine yakın bir dönemde gerçekleştirilen biliyorsunuz Manifesta ve St. Petersburg ve işte bütün Rusya’daki politik, yani Rusya’nın güncel politik bağlamında bir geçici, göçebe sergiye bir kamu kuruluşu olan Hermitage Müzesi’nde gerçekleştirmekle ilgili olarak çeşitli tartışmalar oldu. Rusya bağlamında da hem çok destekleyenler oldu Manifesta’nın gerçekleştirilmesini, çok karşı çıkanlar oldu bu konunun da gündeme getirilmesini istedik çünkü bir sanat sergisinden aslında beklentiler neler, ne yapabilir, ne beklenebilir ya da…
Merve: Orada biraz da bienalin veya küratörün üstlendiği herhalde pozisyon da önemli. Manifesta örneğinde bütün bunlardan bağımsız bir duruş da sergileyebilir veya güncel konularla angaje de olabilir.
Bige: İlişki de kurabilir, evet.
Merve: Bunların tartışmaya açılmasını istediniz herhalde.
Bige: Evet. Sonuçta bu yapılan bienaller çerçevesinde yapılan tartışmaların bu kurumlar ne düşünüyorlar ve nasıl hissediyorlar ya da ne tür bir ortak bir dil yaratmak mümkün mü, bir prensipler bütünü yaratmak mümkün mü, aslında bunların tartışıldığı bir konferans oldu.
Yavuz: Şarkı arasına girelim isterseniz.
Bige: Tabii ki.
Yavuz: Yanımızda Bige Örer var. Program için seçtiği şarkıyı dinleyelim. Henri Salvador’dan Jardin d’Hiver.

Merve: Bige Örer’le birlikteyiz, İstanbul Bienali Direktörü. Bige, İstanbul Bienalleri’nin birbirini takip eden bir hikayesi var mı? Danışma Kurulları’nın seçtiğini biliyorum, bağımsız bir kurul seçiyor fakat neticede bir hikaye oluşuyor mu ya da bir sonraki bienalin danışma kuruluna bir brief verilirken öncekini takip etmesi gerekiyor mu, tamamen güncel konularla mı ilişkili oluyor?
Bige: Şöyle bir şey, aslında bienallerin çok esnek bir yapısı var. O bağlamda her bienalde tekrar, yeniden doğabilme özelliğine sahip ama tabii ki geçmişte gerçekleştirilen bienallere baktığımızda aralarında bir bağ bulmak ve bu bağı yaratmakta gösterdiğimiz bir çaba da var. Bu illa ki aynı konuların takip edilmesi ya da aynı meselelerin ele alınması şeklinde olmuyor. Her bienalden sonra yaptığımız bir değerlendirme sürecinden yola çıkarak o sene ne tür bir çalışmanın yapılmasının daha iyi olabileceğini değerlendiriyoruz ve danışma kuruluna da bu şekilde briefing veriyoruz. Beklentilerimiz nedir, bir genel prensipler ve genel beklentiler var, bir de eğer gelecek bienale yönelik işte geçmiş bienalde yaşanan belki olumlu unsurlar ya da yaşanılan aksaklıklardan da yola çıkarak bir sonraki bienale bir yol çiziyoruz. O anlamda bağ olduğunu söylemek mümkün.
Yavuz: Peki uluslararası bienallerden söz etmişken, biraz da Türkiye’deki diğer bienallerle ilgili olarak İstanbul Bienali dışında diğer Sinop, Çanakkale, Mardin gibi bienallerle İstanbul Bienali’nin bir iletişimi, ilişkisi var mı ya da olmalı mı diye sorayım.
Bige: Tabii mutlaka var çünkü sonuçta meslektaşlarımız ve benim için de çok büyük hem keyif oluyor izlemek hem de farklı şehirlerde aslında bienal metodunun nasıl işlediğini izlemek. Çünkü aynı demin konuştuğumuz gibi, gerçekleştirilen bienal modelleri arasında da farklılık oluyor. Sinop’ta mesela, Sinop Bienali’nde doğrudan Sinop’tan yola çıkarak, şehirden yola çıkarak ve yeni prodüksiyonlara ağırlık veren bir bienal modeli.
Yavuz: Daha kısa zamanda.
Bige: Evet, sanatçıların gelip işte Sinop’ta vakit geçirmeleri, uzun süreli araştırma ya da residency programlarına katılmaları ve orada ekiple birlikte iş üretmeleri gibi bir model söz konusuyken, Çanakkale’de ya da Mardin’de başka tür yöntemler izlenebiliyor. Bu tabii güncel sanat alanındaki farkındalığı geliştirmek ve bu şehirlerdeki güncel sanat üretimini desteklemek, izleyicinin gelişmesini desteklemek açısından da önemli rol oynuyor.
Yavuz: O zaman teşekkür ederiz sana katıldığın için, ne yazık ki süremiz doldu.
Bige: Ben de çok teşekkür ederim.
Merve: Çok teşekkürler Bige.
Bige: Tekrar görüşmek üzere.
Merve: Bir sonraki bienalde başarılar. Az vakit kaldı.
Bige: Bir sonraki bienali de başka bir programda konuşuruz ümit ediyorum.
Yavuz: Güncelleme programının sonuna geldik, haftaya görüşmek üzere.

Advertisements

One response to “BİGE ÖRER

  1. Pingback: 18 Kasım 2014 Salı (289. Hafta) | _Kainatın Tüm Seslerine, Renklerine ve Titreşimlerine_ AÇIK RADYO·

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s