HERA BÜYÜKTAŞÇIYAN

Programı Dinlemek İçin |

Merve: Merhaba, Güncelleme programındayız. Bugünkü konuğumuz Hera Büyüktaşçıyan. Hoşgeldin Hera.
Hera:  Hoşbulduk.
Yavuz: Hoşgeldin.
Hera:  Hoşbulduk.
Merve: Aslında en başta biraz seni tanımaya çalışacağız. Öncelikle eğitiminden başlarsak, resim eğitimi aldın Marmara Üniversitesi’nde.
Hera: Evet
Merve: Fakat gitgide desenlere devam ediyorsun fakat resim geleneğinden yavaş yavaş koptun demeyeyim ama işlerinin farklılaştığını söyleyebiliriz.
Hera: Evet, evet. Aslında üniversitedeyken üçüncü yılda, üçüncü sınıftayken başlamıştı yani o dönemde ikonografiye çok fazla ilgi duyuyordum ve ikonografinin aslında evet iki boyutlu resim geleneği de var ama mesela o kiliselerdeki teatralliğiyle, vs. bu artık bir mekansal yerleştirmeye doğru dönüşüyordu. Bunu görmeye başladım ve ilk dönemde paneller üzerinde ikonaya benzer aslında resimler yapmaya başlamıştım ve sonra yavaş yavaş bunlar aslında biraraya gelmeye başladı ve birdenbire aslında yerleştirmeye doğru kaymaya başladı diyebilirim. Üçüncü sınıfta başladı aslında bütün bunlar.
Yavuz: Okul nasıl bakıyordu bu ikonografiyle temel alanda…
Hera: Esasında Tayfun Erdoğmuş’un atölyesindeydim ben ve çok açıktı. Resim bölümüydü ama performans çalışanlar vardı, video yapanlar vardı. O açıdan çok açıktı zaten tatbikinin, geriye baktığınız zaman bütün bu disiplinlerarası çalışma dinamiği zaten var okulun geçmişinde de olan bir şey.
Merve: Evet, bir de Halil Altındere, Ergin Çavuşoğlu, Murat Pilevneli Marmara Üniversitesi’nde aslında hemen senin önceki dönemlerin. Oldukça bu yolu açmış belki de.
Hera: Evet, evet. Disiplinlerarası, daha çok tasarım ağırlıklı bir okuldur esasında. Tasarım bölümleri çok iyi olan bir okul ama resim bölümü de, heykel bölümü de bütün diğer disiplinleri de beraber deneyimleyerek kendi yolunu bulma şeyine doğru yönlendiriyor insanı.
Yavuz: Peki sonrasında kendinden bahsederek, nasıl gelişti senin için, nasıl güncel sanatta işin içine girdin, işte sergiler açmaya başladın? Biraz ondan bahsedebilir misin?
Merve: PiST’te açtın galiba ilk sergini, değil mi?
Hera: PiST’te 2007’de PiST’in “Vitrin” sergileri vardı 7/24, o çok güzel bir seriydi. Orada benim aslında o dönemde ben Zapyon Rum Lisesi’nde bir fotoğraf serisi yapıyordum. Öğrencilerle aslında bir çocuk tiyatrosu yapıyorduk, ben onun dekor kostümünü yaparken oradaki çocuklarla beraber bir portre serisine başlamıştım. Aslında orada benim ilk kültürel kimlik meselesini ve ötekilik daha doğrusu ötekilik diyeyim kültürel kimliği de geçiyorum. Ötekilik meselesini sorgulamaya başladığım işler o zaman başlamıştı. PiST’te sergilediğim işin adı da “The Other”dı zaten, “Öteki”. Bir çocuğun, bir okul çocuğunun portresi vardı tabii bunlar Antakya’lı Ortodokslar ama mesela bir tarafta ismi Yunanca yazıyor, bir tarafta da gerçek ismi olan yani Arapça olan ismi yazıyor. Bu iki kimlik bölünmesine biraz işaret ediyordu ve orada biraz bu ikonografi de işin içinde vardı. İkonografide bütün sahne isimleri yazar genelde, daha didaktik bir özelliği vardır. Biraz onları kullanarak öyle başlamıştı. Daha sonra, daha sonra sanırım Strasbourg Yaz Akademisi’ne başladım. Aslında gerçek anlamda yerleştirmeye ilk başladığım zamanlar o zamanlardı, çünkü ilk gittiğim atölye şeydi, “Humour and Wit” diye bir konu vardı ve buluntu objelerle ilk başta çalışmamız gerekiyordu. Öyle öyle aslında herhangi bir kontekst olmadan yaptığım bütün yerleştirmeler yavaş yavaş bu aidiyet meselesi, mesela ne bileyim transportasyon araçlarına dönüşen işler ya da böyle belirli bir nasıl diyeyim bir noktadan diğerine giden perspektifte olan işlere dönüşmeye başladı. Yavaş yavaş böyle başladı diyeyim. İlk orasıydı aslında gerçek anlamda.
Merve: Hera peki, ilk serginden de yola çıkarak, şu an anlattıklarından da kişisel bir hikayeden mi yola çıkıyor aidiyet meselesi senin için, sence neden özünde işlerin çoğunda olan bir konu? Bu kişisel sebeplerden, kişisel bir sorudan mı kaynaklanıyor yoksa genelde neticede kendi, bulunduğumuz memlekette de aidetle ilgili çok soru var tabii ki.
Hera: İlk kendime sorarak başladım bunu zaten Ermeni okulunda okudum. Yarı Rum yarı Ermeni bir aileden geliyorum ve geçmişten beri, okul zamanlarından beri ben hep sorgulardım hangi tarafa aitim, hangisi benim ya da hangi tarafa yakın olmam bekleniyor ya da öyle olmam daha doğru. Bütün bunları toplumun getirdiği kurallar, sorular ve nasıl diyeyim doğru yanlış dengesini hep sorguluyordum kafamda. Aslında belki o ilk öğrencilerle yaptığım o fotoğraf serisi biraz da kendimle de ilgili olan bir meseleydi, yani kendi bölünmüşlüğümle alakalıydı. Hangi tarafa aitim, biraz bunlarla başladı. Bu aidiyet, işlerdeki o ev, işlerimde çok kullandığım o ev objeleri vesaire onun gibi şeyler. Belirli coğrafyalara işaret eden işler de var, adalar, gemiler, vs. Büytün bunlar hem taşıdğım kimliklerin geçmişiyle de alakalı, o noktada bazen hani hikaye anlatıcısı deyip kendimi geri çekmeye çalışıyorum ama özünde tabii ki kendi birazcık mücadelem de var ikisiyle. Özünde kendim olma savaşı var, ikisine de aitim, ikisi de var bende.  Onlardan kaçamam, kaçmak da istemiyorum ama özünde sadece Hera olarak kalmak istiyorumun mücadelesi vardı, hala da var aslında.
Yavuz: Hikaye anlatıcısıyım diye, bazen kendimi o şekilde pozisyonlandırıyorum da dedin ama işlerinin aynı zamanda bence edebi ve romantize edilmiş bir tarafı da var. Biraz hikayelerden kurgulanmış eserler gibi gözüküyor. Bu hikayelerin kaynağı ne senin için?
Hera: Bu hikayelerin, aslında çocukluğumdan beri gelen bir alışkanlık bu. Etrafımda gördüğüm ciddi durumları aslında politik durumları ya da bilmiyorum ailevi, özel, sosyal olan herhangi bir durumu sürekli böyle çok naif bir şekilde bir hikayeye dönüştürerek hayal etmeye çalışıyordum. Böylece bir dil geliştirmiştim, çocukluktan gelen bir şey. Böyle sürreel bir dünya varmış gibi. Aslında bütün bu durumlarla nasıl diyeyim başa çıkabilmenin yegane yolu hikaye anlatıcılığıyla başladı bana göre. Çünkü bazı şeyleri direkt adres etmekten ziyade bu hikayelerle bir şekilde yani insanların da kendilerini o hikayenin parçası haline getirip kendilerinde de görebilecekleri şeyler neticede bunlar .O yüzden daha yumuşak bir dil diyeyim, öyle bir dil geliştirdim aslında. Evet edebi bir şeye dönüşüyor, aslında doğru.
Merve: Neticede işlerinin bir çoğunda mekanla çok bağlantılı işler üretiyorsun. Bunun senin için tabii ki göç, kültürel kimlik, bulunduğun mekan veya bulunduğun coğrafya veya köklerinin bulunduğu coğrafya veya senin durumunda iki farklı yerden kaynaklanıyor. Bulunduğun mekana göre üretmenin sebebi, daha doğrusu mekanı mı seçiyorsun, eserleri o mekana göre mi kurguluyorsun?
Hera:  Aslında değişiyor. Bazen mekan beni buluyor bir şekilde. Bulduğum mekanla da, her gittiğim mekanın mutlaka önceden ne olduğuna ya da burası neymiş  ucundan bir şekilde bana görünür oluyor ve ben onu takip ediyorum aslında. Bazı işler site-spesific bir şekilde yani o mekana has üretiliyor, öyle çıkıyor çünkü o mekan görünür olmak istediği için öyle bir şey ortaya çıkıyor. Bazı işler de nasıl diyeyim önceden ortaya çıkmış oluyor ama doğru mekanını buluyor bir şekilde. Mekanları da şöyle söyleyeyim, bana göre yani hep aslında yaşayan alanlar olarak gördüğüm için aslında kişilerle de ya da karakter yüklediğim için kişilerle de bağdaştırıyorum. Hani o görünme görünmeme meselesi bununla da bağlantılı.Sanki orada bir insan varmış da onun belleğiymiş gibi. Çünkü zaten mekanların belleğini biz yaratıyoruz, o yüzden yaşayan, nefes alan bir yer, yani hiçbir zaman ölmüyor. O yüzden de bir şekilde beni buluyor diyeyim.
Yavuz: Burada bir şey söyleyeceğim. Beni buluyor diyince, ben hep şey diye düşündüm özellikle bu eski çalıştığın galeride, belki de mekanı Karaköy’de yer aldığı için orasının bile mekan tarihsel bellek anlamında eski bir değirmendi değil mi?
Hera: Evet, un değirmeni.
Yavuz: Orasının bile seni bulmuş ya da senin orayı bulmuş olman.
Hera: Esasında enteresan çünkü orayla ilk bağlantım, yani Galeri Mana’yla ilk bağlantım şeyle oldu daha önceden hep su ve sarnıçlarla ilgili araştırmalar yapıyordum. Bu da 2010’da “İstanbul’da Yaşıyor ve Çalışıyor” sergi serisiydi.  Remo Salvadori ile beraber, onun çalıştayıyla başlamıştı. O dönemde ürettiğim işler üzerinden bütün bu sarnıçlar, yerin altındaki su belleği, ayağımızın altındaki bütün bu katmanların görünmezliği, vs orada olup bitenler üzerine çalışırken bu sergiyi esasında denk geldi bir şekilde. Davet edildim, “Reflecting on Reflections”dı serginin adı, “Yansıma üzerine Düşünceler”. Orada, galerinin altında var olduğunu düşündükleri bir su kaynağından bahsediyorlardı ama tam olarak onlar da bilmiyordu ne olduğunu da. Galerinin zemininde böyle dikdörtgen boşluk bir alan vardı, çimento bir kapakla kapanmıştı. Onu kaldırdığımız zaman o tüplerin altında ışık tutulduğu zaman su olduğunu gördük ve bir şekilde su beni bulmuş oldu yine. Tesadüfi belki ama bu aslında o dönemden bu ana kadar hala devam eden bir süreç. Belki de hiç bitmeyecek, farklı farklı mekanlarla ucu ucuna değerek benim kendi hikayem çıkacak, bilmiyorum.
Merve:  Bu hikaye anlatıcılığı konusundan yola çıkarsak, aslında sanatçı olarak üretiminin dışında bir de Rum Okulu’nda bir program, sanat danışmanısın, programını tasarlıyorsun da diyebiliriz. Aslında orada da bir hikayeden söz ediyoruz çünkü bu bir eğitim kurumu ve eğitim kurumunun geçmişine bir şekilde sen gönüllü olarak, geçmişini de ortaya çıkarabilecek şekilde, eğitime bir şekilde dokunacak şekilde programlar düzenliyorsun. Bu senin pratiğinin bir parçası mıdır?
Hera: Aslında bağlanan noktaları var tabii ki. Neticede uzun yıllardır çocuk seslerinin duyulmadığı bir alan orası. Eskiden ne bileyim, yaşamımıza dair öğrendiğimiz bütün bilgileri okulda öğreniyorsak, o alanda bunlar yapılıyorsa şu anda bu yok.
Merve: 1900 kaçtı, 60?
Hera: 1967’den sonra uzun bir süre öğrencisiz kalıyor. 24-25 yıla yakın öğrencisiz kalıyor. Sonra 2010, yani 2001’de tekrar anaokulu sanırım aktif oluyor ama cemaatin giderek azalmasından kaynaklı bir mesela var. Ama diğer taraftan da bu geçmişte nefes alan bu alanın aslında topluma tekrar kazandırılması çabası var şu an. Benim kendi çalışmalarım üzerinden de, gene bu bellek taraması meselesiyle ortaya çıkıyor. İşte şu an 1 yıldır ilk yapmaya başladığımız şey okulun arşivini tekrar ortaya çıkarmak, eski okul kitaplarını ortaya çıkarıp temizlemek ve bunu gün yüzüne çıkarmak oldu. Bir şekilde benim çalışmalarımla bu şekilde bağlantılandı ama dediğim gibi görünmez olan bir şeyi görünür kılmaya çalışma çabası, yani benim işlerimle bağlantılanan noktası diyebilirim.
Yavuz: İsterseniz kısa bir ara verip müziğe geçelim. Yanımızda sanatçı Hera Büyüktaşçıyan var. Onun program için seçtiği şarkıyı dinleyelim. John Coltrane’den Moment’s Notice.

Merve: Güncelleme programında Hera Büyüktaşçıyan’la beraberiz. Hera, adada oturduğunu biliyorum. İşlerinde su teması baskın demeyeyim ama oldukça fazla işinde su teması var. Adada oturmak bir tercih ve bu konularla ilgilendiğin için mi, adada oturduğun için mi? Biraz yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan oldu ama.
Hera: Adada oturmak tercih ama suyla ilgili işlerden dolayı tabii ki değil. Ben çocukluğumdan beri aslında yazlıkçı olarak biz hep gidip geliyorduk ve ailedede olan bir şey. Dedem Heybeli’lidir, böyle bir şey. Hep adada yaşama ideali vardı benim hayalimde, böyle şehirden kaçıp hep adalı olma isteği vardı o yüzden 6 yıl önce temelli adaya taşındım. Ama bu tabii ki işleri de çok fazla etkiledi çünkü günümün en büyük, en uzun ve sessiz vaktini 1,5 saatlik yolculuğunda geçiriyorum.
Yavuz: Suyun üstünde geçiriyorsun.
Hera: Suyun üstünde geçiriyorum. Su üstündeki atölyemde geçiriyorum diyorum ben buna. Bu bir tercihti, kendi hayatımla ilgili bir tercihti ve bayağı da iyi geldiğini düşünüyorum.
Yavuz: Biraz da belki genç sanatçılara ilham olması ya da fikir vermesi açısından, sen direkt güncel sanata başlarken bir galeriyle çalışmayı tercih etmedin ya da o şekilde gelişmedi. Biraz önce, programın ilk yarısında konuştuğumuz gibi PiST’te bir sergi açtın örneğin. Nasıl gelişti? Sen mi onlara gittin, kar amacı gütmeyen bir kuruma, bir mekana, küçük bir mekana, onlar mı seni buldu?
Hera: Açıkçası daha önceden, 2002’de bir sergide beraber yer almıştık aslında. Didem Özbek ve Osman Bozkurt’la beraber. “Scan Istanbul” isimli bir sergiydi, Yunan’lı ve Türk sanatçıların olduğu. O dönemden bu yana dostluğumuz hep sürdü ve bana verdikleri destek çok büyük bir destekti. Şu ana kadar da hep öyledir esasında. İlk o şeyle başladı, onlar davet etmişlerdi bu 7/24 Vitrin sergilerine. Daha fotoğraf serilerim de çok yeniydi ve benim için çok büyük bir destekti esasında, böyle bir şeyle görünür olmak. Böyle bir sergiyle bir şekilde görünür oluyorsunuz ve ilk adımı da atmış oluyorsunuz aslında. Hem bu sanat ortamına, hem işiniz görünürleşiyor vs. O açıdan bana destekleri çok büyüktü ve daha sonra da yaptıkları sanatçı rezidans programına davet etmeleri ve sonra orada bir sergi yapmam vs bütün bu süreçte çok büyük destekleri olmuştu. Bu anlamda benim için önemliydi. Hiçbir zaman önceliğim ticari bir galeriyle çalışmak olmadı ama öyle gelişti. Çok da güzel bir grup insanla çalıştım Galeri Mana’da ama bu tabii bir şart değil, herkesin seçim meselesi. Dönemsel olarak ihtiyacı olduğu zaman yapabilir, yapmayabilir, özgür de kalabilir. Özgür kalması iş üretemeyeceği ya da bu sistemin parçası haline gelemeyeceği anlamına da gelmiyor. O yüzden seçim meselesi birazcık ya da sürecin de beraberinde getirdiği bir şey. Hiçbiri birbirinden kötü değil. Sadece orada sınırını bilmek gerekiyor, herkesin kendi  çizgisini belirlemesi gerekiyor bir şekilde, önemli olan o.
Merve: Hera yine aynı noktadan yola çıkarsak, sen son dönemde özellikle belki son iki senedir çok prestijli sergilerde yer alıyorsun. Bu süreçler nasıl gelişiyor? Yine örnek olma açısından soruyorum çünkü sürekli küratörlerle görüşmen var, araştırmalarına devam ediyorsun. Bu bağlantıları sağlamak, bu güncel sanat ortamında, çünkü bir taraftan galeri temsili bir taraftan evet bazen bir avantaj olabiliyor, bazen de bu networklere girmek aslında çok çok önemli.
Hera: Zaman alan bir şey ama ilk mesela ARTER sergisi özellikle, ARTER sergisi de Galeri Mana’daki “Yansıma üzerine Düşünceler” de benim ilk İsveç’teki. Aslında şu örneği, anekdotu anlatmak istiyorum. İsveç’te “Air Drop” adında 5533’ün ortaklığında Slakthusateljéerna ile bir sanatçı exchange programı vardı, onunla gitmiştim. Orada gördüm ki esasında bütün genç sanatçıların yani hiç kimse oturup keşfedilmeyi beklemiyor ya da bu çarkın içerisine birdenbire giremiyor. Ama kendi çabasıyla, elinde dosyasını ve portfolyosunu alıp kendi işini en iyi nerede ya da uygun gördüğü diyelim ki şu X proje şu mekanda daha uygun olduğunu düşünüyor ve oraya gidip sadece başvuruyor. Ben de bunu gördükten sonra dedim gerçekten hep de öyle yapıyordum ve bir şekilde döndükten sonra hem ARTER için ayrı, hem de Mana için de ayrı iki projem vardı. Bu şekilde görüşmek istedim ve öyle de başladı aslında. Tabii onun sonrasında da işler görünür olmaya başlayınca, iki ayrı grup sergisine davet edildim neticede. ARTER’deki “Haset, Husumet, Rezalet”, Emre Baykal’ın küratörlüğünü yaptığı ve “Yansıma üzerine Düşünceler”. Bir şekilde işler görünür olmaya başlayınca bir şekilde insanlarla tanışmaya başladım. Uygun olduğum düşünülen bir projenin küratörü gelip mesela örneğin diyorum işte görüşmek istedi, bir şekilde öyle devam etti. Ama çoğu zaman kendi çabamla oldu, ilk başlarda hep kendi çabamla yaptım. Kaybedecek bir şey yok olarak düşünüp, neticede bir çaba var ama görünür olması kişinin kendisine de bağlı bir şey.
Merve: Evet, bir de biraz önce de bahsettiğin 5533 de bir sanatçı inisiyatifi, PiST de aynı şekilde bir sanatçı inisiyatifi. Bu tür küçük mekanların, bağımsız mekanların önemi.
Hera: Çok büyük desteği oluyor tabii.
Merve: Senin kariyerinde de görünüyor aslında.
Yavuz: Aklıma koleksiyonerlik anlamında bir soru gelmişti ama sen de bir şeyler topluyorsun. Senin için de koleksiyoner diyebiliriz.
Hera: Evet, evet.
Yavuz: Bundan bahsetmek ister misin biraz?
Hera: Esasında birçok şey topluyorum ama bu çocukluktan gelen bir alışkanlık. Spesifik tek bir koleksiyonum yok ama birçok şeyi toplama alışkanlığım var. Sonra onları biraraya getirip bir böyle bir narratif’in içersine sokuyorum. Sonra bir dönem onlar bekliyorlar, yeni şeyler ekleniyor. Spesifik tek bir şey yok. Evet, spesifik bir şey var. Şeyi çok seviyorum toplamayı, kiliselerde “Tamata” denilen adaklar vardır, gümüş adaklar. Kimi zaman el şeklinde olur, göz şeklinde ya da figür şeklinde. Bunlar şey gibi, bir dilek gerçekleştikten sonra yapılan, kiliselerde olan bu alüminyum ya da gümüş şeyler, nasıl diyeyim küçük objeler bunlar. Onlardan topluyorum özellikle. Bunun gibi daha bir çok şey var.
Merve: Senin işlerinin bir koleksiyonu, bir koleksiyoneri olması sana enteresan geliyor mu?
Hera: Geliyor ama spesifik olarak o işin yaşamını sürdürebileceği bir koleksiyonsa benim için önemli. Çünkü o işe, hem o işin daha sonraki gidişatını takip edecek biri olması benim için önemli ve ikincisi parçası olacağı koleksiyonla da konuşabilmesi önemli bir yandan. Bir şekilde bir obje ürettiğiniz zaman, o ürettikten sonra bitmiyor, o yaşamına devam ediyor. Farklı bir mekana girmiş oluyor ve orada bir çok farklı insan görüyor. Onu sürekli seyreden birinin evine gidiyor ya da mekanına gidiyor. O yüzden o mekanın, hem o mekanın hem de birlikte olduğu diğer şeylerle konuşabilmesi gerekiyor.
Yavuz: Belki son bir soru olarak, burada güncel sanat alanında neyi eksik buluyorsun, sence neler yapılabilir?
Hera: Güncel sanat alanında esasında bu sanatçı inisiyatiflerinden konuşmuştuk. Esasında özlediğim şeylerden biri de mesela sanatçıların, yapılıyor tabii ki de daha çok olması. Tekrar sanatçıların biraraya gelip, tabii ki sistemin bir parçasıyız hepimiz ama bundan bağımsız da kendi üretimimizi destekleyecek her türlü biraradılığı, birarada olma meselesine daha çok sarılmamız gerekiyor. Bunu yapan çok kişi var. Çok da güzel projeler yapılıyor ama elimizden geldiği kadar daha çok yapmalıyız ki daha çok nefes alabilecek alanımız olsun. Biraz o, ama daha çok eğitim sistemiyle ilgili benim gelişmesini düşündüğüm alan esasında o. Çünkü biraz oradan başlıyor bir şeyler. Yani mesela, bir dönem klasik eğitim çok falza es geçiliyordu, birdenbire moderne atlama oldu. Hepsinin dengede olması gerekiyor ve insanların kendi sürecini keşfetmesine izin verilmesi gerekiyor biraz okullarda. Benim atölyemde olan oydu mesela. O sürece izin verildiği için, hala da bu süreç devam ediyor. Bunun, üretimin bir süreç olduğunun algılanması gerekiyor.
Merve: Çok teşekkürler Hera.
Hera: Ben teşekkür ederim.
Merve: Programımızı sonlandırmak zorundayız maalesef.
Yavuz: Çok teşekkür ederiz katıldığın için.
Hera: Ben teşekkür ederim.
Yavuz: Haftaya görüşmek üzere.

Advertisements

One response to “HERA BÜYÜKTAŞÇIYAN

  1. Pingback: 11 Kasım 2014 Salı (288. Hafta) | _Kainatın Tüm Seslerine, Renklerine ve Titreşimlerine_ AÇIK RADYO·

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s