TANER CEYLAN

Programı Dinlemek İçin |



Yavuz: Merhaba, Güncelleme programındayız. Yazın verdiğimiz aradan sonra programa kaldığımız yerden devam ediyoruz aslında. Yine heyecanlıyız. Bu sezonun ilk bölümünü yapacağız. Yine biraz kısaca bahsetmek istersem programdan, bu programda güncel sanatla bağlantısı olan kişileri misafir edip, yorumlarını alıyoruz ve onları biraz da tanımaya çalışıyoruz. Bugün yanımızda sanatçı Taner Ceylan var. Hoşgeldin Taner.
Taner: Merhaba.
Merve: Hoşgeldin Taner.
Taner: Merhaba Merve.
Yavuz: Teşekkürler geldiğin için. Genelde seni tanımakla başlıyoruz aslında biraz kısaca. Belki bir giriş yapabilirim. 91 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nden mezun oldun.
Taner: Evet.
Yavuz: Aynı yıl da Nürnberg’de kişisel sergin açıldı.
Taner:  Evet.
Yavuz: Aslında hemen mezuniyetin ardından sergi açmak çok kolay bir şey değil. Nasıl gerçekleşti? Belki buradan başlayabiliriz diye düşünüyorum.
Taner: Benim şansım ailemin yarısının orada olmasıydı. Almanya’da doğdum, büyüdüm. Üniversiteyi burada okudum. Abim oradaydı, abilerim hala orada. Gidip geliyordum zaten. Mezuniyetimde de bir geri dönüş tatili hediye etti abim bana Almanya’ya. O yaz tatilinde galerilerin boşluğundan faydalanıp, tabii ki çok zor ama öyle bir boşluğu değerlendirip, o tatilde yaptığım resimlerimi sergilemiştim. Çok hazırdım, çok çalışkandım. Yüzlerce iş vardı elimde, sürekli üretir durumdaydım, oyüzden çok zor olmadı.
Yavuz: Resimlerini burada sergilemeye nasıl başladın? Çeşitli zorluklar yaşadın mı?
Taner: Artık herkes biliyor bu hikayeleri, kolay olmadı çünkü malum 90’lı yılların başları Türkiye. Ben de bütün sınırlarımı kaldırmış olarak resimlerimi yapıyordum. Tüm üniversitedeki hocalarıma rağmen bir şekilde derdimi dile getirmek ya da resimlerimde kurduğum dünyayı resmetmekti amacım. Hem resmederek yaşıyordum yani kurduğum dünya içerisinde yaşıyordum, hem de şizofrenik bir hayat aslında yani sanat. Ya dünyadan kopmayı kabul edeceksin resim yaparken ya da aktif olacaksın ama başka türlü bir şey yapacaksın. Benim yaptığım resim zamana gerek duyuyor, ihtiyaç duyuyor. O yüzden de sosyal hayatını sıfırlaman gerekiyor, neredeyse sıfırlaman gerekiyor. O yüzden resim yaparken yaşadım ve böylece de herkes o resimlere dahil olmak istedi, zamanla tabii. En başta kimse olmak istemedi özellikle bu ortamda, Türkiye’de 90’lı yıllarda o ortama kimse dahil olmak istemedi ve sergilemek istemediler doğal olarak. Ben de alternatif yollar aradım. Alternatif mekanlarda günü birlik, bir haftalık sergiler yaptım. Galeriler dışında çok alternatif yollar denedim ki artık bugünkü gençlere de, genç sanatçı adaylarına da onu öneriyorum. Hemen bir galeriye girmeyi beklemeyin, mutlaka alternatif yollar deneyin, mekanlarda sergiler açın, gruplar haline gelin ki ben öyle yaptım. Oradan geçtim.
Merve:  Taner’ciğim, mezun olduktan sonra resimlerini aslında pek çok kişiye gösterdin sanırım.
Taner: Evet.
Merve: Ve o zaman bir anekdot vardı anlattığın. Kişi ismi belki vermeden ama resimlerini gösterdiğinde, sanırım pek çok insanla iletişim kurdun.
Taner: Evet. Kendine inanıyorsun ve doğal olarak her gencin yaptığı gibi başvuruyorsun, gösteriyorsun ama verdikleri tepkiler yani şu anda hani ibret-i alem olsun diye anlatılacak şeyler değil, komik şeyler artık. Bakıyorum ve çok doğal da karşılıyorum, çok normal tepkilerdi bunlar. İşte örneğin çok önemli bir galerici, “Çok güzel, çok yeteneklisin ama sen bunlara bir iç çamaşırı yap ve üç ay sonra beni ara” demişti mesela. Ya da bir başka galerici şey demişti “Senin hiç kız kardeşin, annen yok mu” demişti. Ufak hakarete varan şeyler de dinliyordum. Neden hiç kadın resmi yapmıyorsun? gibi. Ama bugünden baktığın zaman hakikaten doğal şeylerdi o ortama göre çünkü kimse kelle koltukta yaşamak istemiyor ortamda.
Merve: Bir performans yapmıştın. O aslında biraz, ondan bahsedebilir misin biraz?
Taner: Tüm o zorlu süreç çok uzun sürdü, yani kolay değildi hakikaten. 5 yıl filan kadar sürdü. Ben o 5 yılın sonunda artık tamamen Almanya’ya gitmeye karar vermiştim. Her şeyi bırakıyorum dedim ama giderken de bir intikam almak istedim. O performansımı yaptım. “Monte Carlo Style” ismini verdiğim bir performanstı. Bir sahte davetti aslında, sahte etkinlikti. Bu sahte etkinlik tabii şöyle düşünmek lazım, aradan çok zaman geçmedi 90’lı yıllar ama özel kanallar yok, özel radyolar yok, tek tük vardı sanıyorum. Galeriler üç tane ama dünyada olup biteni de bir şekilde görüyorsun. Çok kısıtlı bir çevrede yaşıyorsun İstanbul’da ama herkes bir sınıf atlamak istiyor ve bu partiyle ben insanlara, arkadaşlarımın yardımıyla atlamayayım tabii ki kimseyi, Murat İpek, Mine Pektaş’la birlikte bana çok yardımcı oldular o performans yapan arkadaşlarım. Ve sınıf atlama sözü verdik aslında insanlara. Bize dahil olursanız, bu partiye gelirseniz bu hayata dahil olacaksınız. İşte bir tekne gezisi olacaktı. İçinde moda gösterileri, performanslar, havuz partileri, inanılmaz böyle bir cennet sunuyorduk. Tabii o zamanlarda sanatçı arkadaşlarımın atölyesi :mentalKLINIK ve Ahmet’in atölyesi Devlet Han, Beyoğlu’nda. Onu bir geceliğine bana verdiler. Orada insanları ağırladım, sahte partiyle insanları ağırladım.
Merve: Çok kısaca bahsetmemiz gerekirse, özel bir davetiye bastırdınız ama bu çok kaliteli özel bir davetiyeydi. Jean Paul Gaultier miydi?
Taner: Yani bütün paramızı borç harç bula bula davetiyeyi bastırdık. O davetiyeyi de arkadaşlarla, ilk önce İstanbul’un her yerine bir afiş astık. Çok yalın, 50’ye 70 boyutunda, çikolata kağıdı kırmızı bir kağıt, üzerinde de sadece gece ve bir telefon numarası yazıyor ve insanlar o telefon numarasını arayıp telesekreterden çok şuh, Türkçesi bozuk bir erkekten, sesinden partiyle ilgili detayları dinliyor. İşte gelmek istiyorsanız telefon numarası, adres, mesleğinizi bırakın biz sizi arayacağız diye not bıraktık. Sonra kıyamet koptu tabii.
Merve: Kimler, kimler derken kişi anlamında değil ama o dönemim sosyetik…
Taner: Herkes geldi. Sırf sosyetik değil. Entelektüel çevresi de geldi çünkü çok kurnazca hazırlanmış bir davetiyeydi hakikaten. O davetiyeye düşmemek olmazdı, olmazdı hakikaten. Herkesi toplayabildim, günün sonunda herkes sergime geldi.
Merve: İçeride ne ile karşılaştılar?
Taner: İçeride…
Merve: Maksat aslında resim göstermekti.
Taner: Resim göstermekti.
Merve: Ama hiç resimden bahsedilmiyordu.
Taner: Resimden bahsedilmiyordu. Resimlerimi o küçük odalardan birisine astım, dört tane resmi ve resimlerin karşısına da, karşısındaki duvara da neden buraya geldiklerini açıklayan bir metin yazdım. Sizi ben buraya çağırdım çünkü bana bunu yaşattınız, ben de size bunu yaşatmak istiyorum buyrun diye metin yazıyor, özet işin özeti. Durum bu ve içerisini de çöple doldurdum. Sokaklarda bulduğumuz bütün çöpleri mekana yaydık. Biz de arkadaşlarla partiyi veren Vivette Jewelry, sözde Vivette Jewelry sponsorluğunda gerçekleşen bir davetti. Bayan Vivette kılığına girdik ve insanları ağırladık orada.
Merve: Ve bunun kaydı da var?
Taner: Bunun kaydı da var. Her bir şey de evet belgelendi. Bir zaman bekliyorum işte, bir seminer  şeklinde gösteri yapacağım.
Merve: Ama tabii neticede Taner Ceylan ismi o dönemde…
Taner: Yani bu bir terk ediş hikayesiydi bu aslında ama ertesi gün bütün gazetelerin manşetlerinde yer aldım. Ertesi haftalarda bütün resimlerim satılmaya başladı, koleksiyonlara girmeye başladı. Birden böyle yıldızım döndü, onu bekliyormuş. Yine o oturduğu yerde kaldı, iyi ki de öyle olmuş.
Merve: Daha sonra da bir galeriyle çalışma hikayesi başladı, Murat Pilevneli ile.
Taner: Evet.
Merve: Galerist’in ilk dönemleri. İlk sergindeki tepkiler nasıldı? 18 yaş altı giremiyordu.
Taner: Evet.
Merve: Malum daha çok küçük boyuttaki resimler.
Taner: Aşağı yukarı sanırım 21 tane resim yapmıştım, küçük resimler sergilenmişti orada. Galerici Murat Pilevneli ile tanıştık. Galerist’te sergi oldu ve birlikte yol aldık 10 yıl sürdü.
Merve: Geçmişteki galericilerle olan diyalogdan sonra sergilenme, bütün resimlerin olduğu gibi sergilenmesine açık mıydı?
Taner: Evet, evet. Yani orada çok şanslıydım tabii. O ortamda, o dönemde o resimleri gösterebildim çünkü ben ve bir sürü sanatçı büyüğümden şeyi duydum o sergi esnasında, “Sen bu sergiyi New York’ta bile açamazdın” dediler.
Merve: Bu dönemde sence aynı eserleri gösterebilir miydin?
Taner: Gösteremezdim sanırım yani iki kere düşünürdüm yani öyle bir gerçek var şu anda. Maalesef zihinsel iklim artık 2000’lerin iklimi değil.
Merve: Aslında bir açıklık da söz konusuydu.
Taner: Genel olarak.
Merve: Genel olarak evet.
Yavuz: Bu süreçten sonra peki, galeri hayatını kolaylaştırdı diyebilir miyiz? Avantajları ya da dezavantajları ne oldu senin için bu bahsettiğin biraz da kendi çabalarınla.
Taner: Valla Haldun Dostoğlu’nun bana söylediği çok güzel bir cümle vardı. Diyor ki “Galericilik iki kürekli, iki kürekçisi olan bir sandal. Kürekçiden birisi olmazsa o sandal yürümez”. Bu ciddi bir evliliktir. Galeriyle çalışmaya karar veriyorsan eğer bu bir evliliktir ve kolay bir evlilik değil. Hem galerici hem de sanatçı bir sürü ödünler veriyor ama bir sürü de kazanımların oluyor, bir sürü çocukların oluyor, bir sürü mutluluklar yaşıyorsun. Benim uluslararası arenada boy göstermem  galeri sayesindedir tabii. Uluslararası koleksiyonerlere ulaşmam, bir de biliyorsunuz fuarlar çok önemliydi. İlk kez uluslararası fuarlara katıldık, vs.
Merve: Peki, neticede tam aynı döneme denk gelen Türkiye’de güncel sanat anlamında bir hareketlenme var. Pek çok seninle aynı dönemde faaliyet gösteren sanatçılar var. O dönemde sanat çevrelerinde ilişkilerin nasıldı? Resim yapmak neticede, sen her zaman resim yaptın yani.
Taner: Evet, şöyle ben galeriyle çalışmaya başladım ama ben galeriye gelene kadar 6-7 tane sergi açmıştım. Galeriyle birlikte varolan ismim üzerine bir şeyler daha konuldu, ileriye gittik. Onun için ben sanat çevresinde herkesi tanıyan ve yıllar boyunca da Time Out İstanbul’da sanat editörlüğü yapmıştım. Öğretim görevlisiydim bir yandan, bir sürü işim vardı. Tanınan ve ilişkileri iyi olan biriyim, hala öyleyim. Ama ortamımız küçük bir ortam ve zehirli bir ortam, bizim sanat ortamımız. Yani her şey tatlı yürümüyor ama dediğim gibi senin ilişkileri nasıl yürüttüğün çok önemli, kolay değil. Küçük bir ortam ama nasıl diyeyim çok hoşgörülü bir ortam değil Türk sanat ortamı.
Yavuz: Biraz da belki, bilmiyorum ama homoerotik imgeleri kullanmandan ötürü öncü olarak gösterildin. Sen böyle hissediyor musun ya da ne hissediyorsun?
Taner: Valla hiç orada değilim. Ne hissedip hissetmediğim önemli değil ama beni çok mutlu ediyor homoerotik resimler görmek artık. Bolca nü görebiliyorum, insanların duygularını tuvale kolayca aktarabildiklerini görüyorum artık. Böyle değildi. Bırakın yani homoerotik, heteroseksüel resimler bile yoktu. Erotik resimler bile yoktu o dönem. Erotizmin E’si neredeyse yoktu. Şimdi o rahatlama güzel bir şey tabii, çok mutlu ediyor. Ben de ilham alıyorum bir sürü genç arkadaşımdan. Ben de teşvik ediliyorum. Bir yandan da onu belirtmek zorundayım. Acayip yetenkli genç adamlar var, müthişler. Çok iyi bir şey var, yani hala mutfakta çok iyi yemek pişiyor ama bunu servis edecek hakikaten acil şekilde garsonlar ve lokantalar lazım.
Merve: Tam bu noktada şunu sorayım. Neticede sen kendi düzenini kurdun diyebiliriz. Üretim düzenini, neticede şu an istediğin resmi istediğin yerde sergileyebiliyorsun. Şu anda sence burada ne eksik? Sen ilk başladığına göre şu an daha farklı kurumlar var tabii. Kar amacı gütmeyen kurumlar da var, daha çok galeride var fakat sen nasıl görüyorsun şu anda Türkiye’deki sanat ortamını?
Taner: Hiçbir şey eksik değil Merve. Eksik olan tek bir şey var, o da bu işi ileriye götürecek söz sahibi kişilerin inançsızlığı. Kesinlikle genç sanatçılarına, Türk sanatçılarına inanmaları lazım ve onları ileriye götürmeleri lazım. Hiçbir şey eksik değil inan. Bakıyorum, önemli koleksiyonerlere bakıyorum maddi güçleri yerinde, bütün network’leri ellerinde, bütün güçler ellerinde. 2-3 tane sanatçıyı alıp uluslararası boyuta taşımamalarını anlamıyorum ben mesela, içten değil. Mesela yurtdışından bilmem hangi galerinin direktörü geliyor bana ya da işte küratör arkadaşlar geliyor diyorlar ki “Onca koleksiyon gezdik ama biz genç sanatçı atölyelerini görmek istiyoruz, nerede bunlar, niçin bizi yönlendirmiyorlar?” diyorlar bana bunu Merve. Bütün yapılması gereken bu köşe başlarındaki kişilerin ellerini taşın altına koyup genç sanatçıları keşfedip, atölyeleri keşfedip, oralara bu uluslararası network’ü sokmaları gerekiyor. Bu çok önemli. Hiçbir şey eksik değil, sadece mantalite değişmesi lazım.
Yavuz: Kısaca bir müzik arası verelim, sonra programa kaldığımız yerden devam edelim. Şimdi Taner Ceylan’ın program için seçtiği şarkıyı dinleyelim. Sen sunmak ister misin?
Taner: Evet, ben Almanya’da keşfetmiştim, Berlin’de keşfetmiştim bir bit pazarında kulağıma çalındı bu şarkı. Grand Tourism’den “Le Courants d’air”.

Merve: Güncelleme programında Taner Ceylan’la birlikteyiz. Taner, resimlerinde son senelerde belki boyut, yani son senelerde derken 4-5 senedir boyutlar değişti ilk yaptığın resimlere göre. Bunun öncelikle sebebi nedir? Çünkü ilişki değişiyor, izleyicinin resimle olan ilişkisi değişiyor. Senin resminle ilişkin değişti mi, şartların mı değişti?
Taner: Fuarlar, özellikle Art Basel çok önemli bir deneyim. Benim için de öyle. Orada mesela şeyi gördüm küçük resimle, büyük resmin durumunu, farkını gördüm ve büyük resmin ne kadar tacizkar olabildiğini gördüm, tecavüz ettiğini gördüm izleyiciye. O çok hoşuma giden bir duygu oldu çünkü o güne kadar, o zamana kadar hep küçük resimler yaptım. Yani 40 cm’i geçmiyordu ve resmin içine girmek için yakınına gelip içine düşmen gerekiyor. Ama ilk kez böyle önünden hızlıca geçen bir adama tokat atmak, onun yakasından tutup içine çekmek gibi bir mevhumun olduğunu, öyle bir gücümün olduğunu görmek beni baştan çıkarttı tabii. Büyük resimleri yapmaya başladım cümlelerimi daha güçlü söyleyebilmek için. Çok etkiliydi, sanatım için de çok etkiliydi benim için de çok etkiliydi.
Yavuz: Sonra da 3 boyutlu.
Taner: O en son, şimdiki hikaye evet. Ben soyut resmi çok seviyorum ve yıllardır soyut yapmak istiyorum, deniyorum, ediyorum ama bünyem günün sonunda beni yine gerçekçi  bir resme getiriyor ve en sonunda da daha gerçekçi nasıl olabilirim, heykel denemem lazım dedim. 3 boyutlu bir çalışma yapmam lazım dedim ve heykele yöneldim.
Merve: O heykelle ilgili de belki küçük bir bilgi vermek lazım. Yani tamamen kendin yaptın ve bir heykel  eğitimin yok.
Taner: Evet ama şöyle, heykeli yaparken bu benim ilk deneyimim. Belki heykel demek çok cüretkar olur şu anda. Ustalarının yanında 3 boyutlu bir çalışma demek daha doğru olur. İlk deneyimim bu benim ama sonuçta gerçekçi bir resim yapmak, anatomiyle bu kadar haşır neşir olmak işimi çok kolaylaştırdı. Bu tür bir heykel yapmak için.
Merve: 3 boyuta geçmek? Neticede figürlerinin 3 boyutunu ve 360 derecesini çalışmak zorunda değilsin normalde, resimlerinde.
Taner: Orada zorlandım. Dalıyorsun mesela, bir açısını günlerce çalışıyorsun. Aa bir bakıyorsun, yandan da bakmak zorundasın, arkasına da. Bir resmi 360 kere yapmak gibi bir şey bu.
Merve: Peki senin resme olan bakışını bir şekilde açtı mı?
Taner: Şu anda ona net cevap veremeyeceğim ama tuvaldeki hikaye başka bir yere evriliyor şu anda. Sanırım bu sanat tarihini holografik bir şekilde görmemi de sağladı. Sanat tarihini bir obje olarak düşün, 3 boyutlu bir nesne gibi düşün. Bir tarafında barok var, bir tarafından rönesans, bir tarafında gotik. Böyle 3 boyutlu bir kavram olarak düşündüğüm zaman resmimi artık tek bir şeye koyamıyor artık kafam. Gerçekçi fotoğraflardan bakılarak yapılan bir resim gibi değil de şimdi galiba rönesans resmini bozmadan nasıl dahil ederim. Mesela en son ArtInternational’da sergilediğim peyzaj öyle bir peyzaj. Claude Lorrain, Ayvazovski, Zonaro’dan yola çıkarak yaptığım yeni bir peyzaja kendi figürlerimi koydum. Sanırım heykelin öyle bir faydası oldu. Nasıl bilmiyorum. Belki beynimde yeni bir nöron eklendi bir yerlere. Sanat tarihini bir bütün olarak görüp ele almak üzerine sürekli dönüyorum şu anda. Tek bir tavırdan yola çıkmak değil de, farklı tavırları iç içe sokarak nasıl bir şey çıkar ortaya, nasıl boyutlu bir resim çıkar onu düşünüyorum şu anda.
Merve: Belki bir süre sonra geriden baktığında daha net algılayabileceksin.
Taner: Evet, evet ama şimdi şu an sesli düşünüyorum hakikaten.
Merve: Tam bu noktada bir şey soracağım. Kendini nasıl konumluyorsun? Şu an güncel sanat ortamında nasıl konumluyorsun, sanat tarihinde nasıl konumluyorsun?
Taner: O, o kadar büyük bir baskı ki Merve, güncel olma durumu ve güncel olmak istemiyorum çok sıkıldım güncel olmaktan. Güncel sanatçı kavramından çok sıkıldım. Hakikaten ne duymak istiyorum, ne görmek istiyorum, ne bir metin okumak istiyorum. Baktığım zaman direkt kalbime girsin istiyorum. Yani erken geldim radyoya, Dolmabahçe Sarayı’nı ve Resim Heykel Müzesi’ni gezdim. Tekrar kalbim çiçek açtı. Böyle serin nane kokuları içerisinde gezindim gibi oldu, ruhum ferahladı. Ruha dair bir şeyler görmek, daha iç dünyamıza, içimdeki enerjiyi harekete geçiren bir şeyler görmek istiyorum artık ve ben de öyle şeyler üretmek istiyorum. Bu güncel kaygılardan ve yapılan şeylerden, şu duruma şu oluyor, şu duruşa göre hareket etme zorunluluğu sıkıcı hakikaten. Bundan herkesin kurtulması gerektiğine inanıyorum.
Yavuz: Şu anda çok ihtiraslı konuşuyorsun tabii resimle ilgili ama sanatsal üretim yapmanın senin için bir bitiş noktası olabilir mi? Öyle bir gün gelir ki, artık bir şey yapmam gibi bir şey. Bir sanatçı için böyle bir şey olabilir mi? Öyle sorayım ya da genel.
Taner: Öyle bir şey olmaz tabii, o söz konusu olmaz ama ben yapabileceklerimi yapamadan eğer bedenimi terk edersem çok üzülürüm o yüzden çok sağlıklı yaşamaya çalışıyorum. Daha yapacağım çok şey var çünkü bir kez daha dünyaya gelmek istemiyorum çok yorucuymuş hakikaten bu hikaye ama bu hayatta da ne yapmak istiyorsam yani sanatsal anlamda, yapmak için elimden geleni yapacağım.
Yavuz: Eleştiriliyor musun?
Taner: Tabii ki ama şey, eleştirinin şeyi önemli, nereden, kimden, nasıl ve hangi niyetle geldiği çok önemli.
Merve: Çok teşekkür ederiz Taner. Maalesef programın sonuna geldik.
Taner: Su gibi aktı.
Merve: Su gibi aktı. Çok hızlı bir program oldu.
Yavuz: Daha sorularımız vardı ama.
Merve: Evet belki ileride tekrar ikinci bölüm yaparız.
Taner: Olur, seve seve.
Yavuz: Çok teşekkürler geldiğin için.
Merve: Çok teşekkürler. Güncelleme’de Taner Ceylan’la birlikteydik. Haftaya tekrar görüşmek üzere.
Taner: Hoşçakalın.

Advertisements

One response to “TANER CEYLAN

  1. Pingback: 28 Ekim 2014 Salı (286. Hafta) | _Kainatın Tüm Seslerine, Renklerine ve Titreşimlerine_ AÇIK RADYO·

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s