AHMET ÖĞÜT

Programı Dinlemek İçin |

 

Merve: Merhabalar. Güncelleme programındayız. Bu programı güncel sanat aktörlerini tanımak üstüne kurguluyoruz. Bugünkü konuğumuz Ahmet Öğüt, sanatçı Ahmet Öğüt. Hoşgeldin Ahmet.
Ahmet:  Merhabalar, hoşbulduk.
Yavuz: Hoşgeldin Ahmet. Finlandiya’dan sırf bizim program için geldin.
Ahmet: Yolda bir yerlere uğradım.
Yavuz: İlk biraz da seni tanıtmakla başlayalım istersen. Diyarbakır doğumlusun. Sonrasında Ankara Hacettepe Güzel Sanatlar Fakültesi’nden mezun oldun. Yıldız Teknik Üniversitesi’nde yüksek lisans yaptın, Sanat ve Tasarım Fakültesi’nde. Biraz kısaca bahsedebilir misin, güncel sanatla olan ilişkin nasıl başladı? İstanbul’a gelme sürecin, işte ne bileyim buraya kendini kabul ettirme sürecin nasıl gelişti?
Ahmet: Kaç yaşından başlıyorum?
Yavuz: 0-6.
Ahmet: 0-6’dan. Tamam o kadar geriye gitmeyelim. Şeyden başlayayım, liseden itibaren. Güzel Sanatlar Lisesi’ndeydim zaten. O zamandan beri ressam olmaya çalışıyordum. Sonra ressam olmadım, başka bir şey oldum ama ne olacağını o zamanlar tahmin edemiyordum, kestiremiyordum. Ama lisede resim okudum. Tabii Güzel Sanatlar Lisesi konsepti yeni bir şeydi, 92’de kurulmuştu. Ben de sanırım 94-95 girişliyim liseye. Yani daha ilk kuşaktık Güzel Sanatlar Lisesi’nde okuyan. Hepimizin ayrı sırası vardı hatta sıranın üstü kalkıyordu. Çizim yapmak için muazzamdı. Sınıflarda 20 kişi vardı, diğer okullarda 60-70-80 öğrenci vardı. O yüzden o lise yılları ve özellikle istediğim alanda okuyabilmem benim için çok özel bir durumdu. Ondan sonra Ankara’ya geçtim, Hacettepe’ye geçtim. Tekrar resim okudum. 4 sene yetmemişti demek ki, 4 sene daha okudum. 4 sene daha resim okurken, resim okurken tabii arada müfredatta öbür dersler de var ama daha çok sanat tarihi ve pratik, esas pratik. Benim de en çok yapmayı istediğim şey pratikti o yüzden en mantıklısı öyle gelmişti. 4 sene Ankara’da geçirdim. 4 sene Ankara’da geçirdiğim yıllar yapmaya çalıştığım şeyle kurmaya çalıştığım hayat arasındaki ilişkiyi göremememden ibaretti. Aslında kurmaya çalıştığım hayat bayağı yaratıcıydı, yapmaya çalıştığım şey de bayağı geleneksel, sıkıcı bir formattaydı ve aradaki bağı henüz kurabilmiş değildim. Ta ki Ankara’da son, İstanbul’a gidip gelmeye de başlamıştım. Daha 3. sınıftayken hatta burada Proje4L’de bir sergi vardı, ona katılma şansım olmuştu. Az çok İstanbul’u tanımaya da başlamıştım o sıralar ama Ankara başka bir iklimdi. Ben de o iklimin parçasıydım hatta parçası da değildim o iklimin sınırlarında gezip duruyordum. Ankara’nın merkezine taşınamadan İstanbul’a taşındım. Tabii direkt merkezine taşınmadım yine İstanbul’un kıyısındaydım, Kartal’daydım. Ankara’da Eryaman’daydım. Bu da enteresan oluyor aynı kentin içerisinde bir içeride bir dışarıda olmak. Sonradan birkaç yıl sonra İstanbul’da kentin merkezine varabildim, birkaç sene sürdü. Ankara’da okul biterken şeyi fark ettim, halen ressam olmak istiyorum. Aynı zamanda güncel sanatı da keşfettim. Güncel sanatı keşfetmemin sebebi arkadaşlarım, bir yayın vardı Artist magazine, bazı hocalarım ve o sırada Genç  Sanat Sergisi yapılıyordu. 3.’sünü görmüştüm, onu da Vasıf Kortun yapmıştı. Hatta bizim okuldan birkaç, bizim kuşaktan birkaç sanatçı da katılmıştı o sergiye. Gördüğüm ilk güncel sanat sergisiydi o. O güne kadar bütün sergileri geziyordum Ankara’da sadece öyle sergi yoktu, öyle mekan da yoktu. Ama hepsine gidip geziyordum, ayrım yapmıyordum. Bir süre sonra yavaş yavaş, biraz daha seçerek gitmeye başlamıştım ama hepsi genelde resim sergileri, daha modernist sergilerdi. Oradan o küçük deneyimimle, belki gördüğüm tek bir sergiyle ya da tek bir yayınla, tek bir yayının artık arkadaki ekstra bütün yazılarını okuyarak, künyesini bile okuyarak çünkü çok az yayın vardı ve yayının içinde ne geçiyorsa hepsini okuyorduk. Bir sonraki sayının gelmesini dört gözle bekliyorduk, sayı da geç geliyordu. Sürekli kitapçıya gidip gelmesini beklediğimi hatırlıyorum mesela çünkü o konuları işleyen başka yayın yoktu. Ha Bilkent’e gidiyordum, kütüphanesine gidiyordum. Bilkent’in kütüphanesi’ne, o sıralar ben İngilizce de bilmiyordum. Bilkent’in kütüphanesi’ne Art Forum, Flash Art, bu dergiler, Frieze hepsi geliyordu düzenli olarak. O dergilerin hepsine bakıyordum, direkt bakıyordum okuyamıyordum. Okuyamadığım için bakıyordum ama notlar alıyordum. Böyle kendi kendime bir paralel eğitim modeli yaratmışım fark etmeden. Meraktan gelen bir şey. Dışarıdan zaten yani okulda yapmamız gereken her şeyi yapıyorduk, her gün oradaydık, resim yapıyorduk, öğreniyorduk. Sürekli deneyim üstüne kuruluydu, ne kadar çok yaparsak o kadar iyi öğreneceğimizi düşünüyorduk. Öyle bir sistem vardı ama okul saatlerini de fazla sallamıyorduk. Bazen geceleri sabahlıyorduk. Biz tek başımıza başka bir sistem de kurmuştuk okulun içerisinde de. Birbirimize çok şey öğrettik ve güncel sanatla bağlantıya geçmesi bu bir iki tane ufak minör etkinlik, yayın vesilesiyle oldu. Ondan sonra, İstanbul’a da gidip gelmeye başlamıştım. Okul biterken şunu fark ettim, ben bir düzine yine resim yapmışım. Bunlar bir yerde birikmiş, stüdyoda birikmiş, okuldaki atölyede birikmiş, evde birikmiş ve hiçbir şekilde bunların hiçbirini bir yere taşıyamıyorum. İstanbul’a gitmek istiyorum ama onlarla birlikte de gidemiyorum. Kalsam da zaten nereye koyacağımı bilmiyorum. Yaptığım işin ekolojik bir problem olduğunu fark ettim bir anda. Zaten bulduğum her düz yüzeyin üzerine resim yapıyordum çünkü çok hızlı resim yapıyordum. İşte tuval alıp hemen yapıyordum 1 saatte, hızlı şekilde yaptığım için tuval sayısı yetmiyordu. O bitince kampüste dolaşıp işte düz yüzey, düz olan bir şey bulduğum anda alıp onu götürüp onun üstüne de resim yapıyordum. Alçıpanın üstüne de resim yaptım, kırık dolabın üstüne de resim yaptım. Her türlü aslında bu ekolojik bir şeymiş ben hiç fark etmemişim. Bir sürü şey fark etmemişim. Oradan İstanbul’a geçerken bunu tekrardan birebir fark ettim ve hepsini dağıtmak zorunda kaldım. Bazılarını saklamaya çalıştım ama hiçbir zaman kendimi arşivleyemedim ama benim esas merakım da arşivlemekti çünkü bütün o o çalışmanın tek kanıtı o. Bu birikimi başka türlü kanıtlayacak bir, fotoğraflayabilirsin yine aynı şey değil. O tip bir üretimin biriktirme yolu o değil. Öğrenci olduğunuz için de sadece üretmekle meşgulsünüz. Ürettikten sonra da ne olacağı, nereye gideceği, ne yapacağınız zaten size söylenmeyen bir şey. Zaten fazla da üzerine düşünmeye gerek yok diye düşündüm. Yani o bir süreç ya da öyle olduğunu zannettiğiniz bir süreç. Ayrılırken onu fark ettim. Her şey gittikten sonra anladım ki benim üretim biçimimde bir sorun var. Zaten ilgi alanım da tek bir medyuma dayalı değil. Zaten geçiş yapmaya başlamıştım paralel olarak, atölyedeki resim geçmişime paralel olarak. Performans, video ufak tefek bu tip işler yapmaya başlamıştım. İstanbul’a gelince de tamamiyle o yöne kaydım. Zaten master programını pratikten öte Yıldız Teknik’te Sanat ve Tasarım’da daha teorik bir master programını seçtim, oraya gittim. Aynı modelde başka bir okula gitmedim İstanbul’a gelirken. O zaman da yine bu daha önce Ute’yle konuşurken bahsettiğimiz, Ute Meta’yla onun söylediği “Magnetic Moments” diyordu yani öyle bir yıla denk geldim ki Yıldız’da o sıra master okuyan bambaşka disiplinlerden gelen çok ilginç, sonradan aktif bir şekilde sürekli karşıma çıkan bir ekip vardı. Hocaları da öyleydi ama öğrenciler de öyleydi. Operacı da vardı, ekonomist de vardı. Hepsi sonradan convert oldular. Operacı rock star oldu, ekonomist kavramsal sanatçı oldu, herkes değişti. Modern dansçılar vardı. Her disiplinden insan vardı. Master’ı o şekilde karar vermiş olmak, aslında yazmakla meşguldük ama pratiği okulun dışına taşımıştım zaten hayatla da birleştirmeye de başlamıştım. O andan itibaren benim esas yaptığım iş o oldu.
Merve: Aslında sorularımızın belki de çoğuna dokunmuş oldun.
Ahmet: Bu soruya daha kısa cevap veremiyorum.    
Merve:
Bu paralel eğitim meselesine tekrar geri döneceğim.
Ahmet: Yavuz 6 yaş dedi hepsini anlattım. İyi anlattım yine de fena değil.
Yavuz: Programı bitiriyoruz.
Merve:
Aynen her şeye dokundun. Paralel eğitim meselesine tekrar geri döneceğim çünkü kendini paralel eğitimden geçirdiğinden söz ettin. Bu bence çok önemli çünkü eğitim meselesinin ilgilendiğin konulardan…
Ahmet: Onun da farkında değildim yıllarca. 2 senedir farkındayım.
Merve: Ama en baştan beri. Demek ki en baştan beri…
Ahmet: Ama en baştan beri ilgileniyormuşum. Farkında değilmişim.
Merve: Aslında ilgileniyormuşsun. İşte birçok sanatçıda zaten üniversite yıllarından itibaren çizilebilir bir çizgi oluşabiliyor. İşte Cindy Sherman geldi aklıma. Üniversite yıllarında yaptığı işlerle çok paralellik sürdürüyor şu an kariyerinin bu noktasında yaptığı işlerde. Senin de öyle bence çünkü konuştuğun şu an anlattığın şeyler, bugün yaptığın işlere referans veriyor diye düşünüyorum. Resim pratiğiyle ilgili yani geleneksel bir eğitimden geçtin. Hem lisede hem üniversitede resim okudun. Oldukça yetenekli olduğunu da söyleyebiliriz. Geleneksel tuval üzerine resim yapmak veya işte kağıt.
Ahmet: Evet, resim pratik yapmak gerektiren bir şey.
Merve:
Ama tamamen neredeyse tamamen bıraktın.
Ahmet: Hemen de kaybolmuyor tabii. Tekrardan pratiğe dönmem lazım resim yapmak için.
Merve: Ama bu bir seçim midir? Yani kendini ifade edemediğini düşündüğünden mi?
Ahmet: Yok, hiç alakası yok. En sevdiğim şey resim olabilir herhalde. O konuyu artık düşünmüyorum. Medyum daha çok, seviyorum sevmiyorum meselesi değil. “Ben bunu niye yapıyorum?” sorusu sürekli karşıma çıktığı için önce onunla meşgul oluyorum. Fikirleri seviyorum, fikirlerle meşgul oluyorum. Ondan sonra “Niye yapıyorum?” sorusuyla meşgul oluyorum. Ondan sonra ona göre “Niye bu medyumu seçiyorum?” onunla meşgul oluyorum biraz. Ondan sonra yapacağım şeyi yapıyorum. Ben yaptıktan sonra da genelde kontrolümden çıkıyor. Bunu da bazen sürecin içine dahil ediyorum. Önceden beni şaşırtan “Aaa ne yapacağım ben şimdi, yaptım bitti bütün şey, şimdi bunları nereye koyacağım”dan ziyade bütün bu süreç işin bir parçası ve onu fark ettim. Hep beraber düşünüyorum. Bunu kontrol etmek için ya da daha bilerek yapmak için değil, daha sürprizlere hazırlıklı olmak için bu şekilde yapıyorum. Daha açık yapıyorum.
Yavuz: Peki, ilk dönemlerinde özellikle Şener Özmen’le, Serkan Özkaya’yla projeler üretiyordunuz. Şu anda böyle kolaborasyona dayalı çalıştığın projeler var mı?
Ahmet: Var, var. O hep vardı. O sıralarda yine kendi işlerimi yapıyordum. Başka sanatçılarla belli dönemlerde çok yakın birlikte vakit geçirip, birlikte ürettiğimiz de oluyordu. Bu böyle bir işle de bitmiyordu. Bir iki sene birlikte çalıştığımız oluyordu. Sonra da öyle devam etti. Her iki senede bir, bir  senede bir başka sanatçıyla. Gilbert & George değilim. Tek bir tane hayat arkadaşı sanatçı bulup bütün hayatımı tek bir kolektiftif pratik üzerine…
Merve: Hayat arkadaşı sanatçı buldun aslında.
Ahmet: Onunla yan yana kalabilmemizin tek sebebi birlikte üretim yapmamamız ama birlikte üretim yapmamak şey anlamına da gelmiyor, birbirimizin yaptığı şeylerle ilgilenmemek anlamına gelmiyor. Kolektif çalışmanın türlü türlü versiyonları var. Bir böyle ömür boyu aynı kişiyle şey yapmak var mesela Gilbert & George örneğinde onlar halen Londra’da saat 9’da akşamları mangal iki restauranta gidip aynı Adana kebabı ısmarlayıp her akşam aynı masada oturuyorlar. Şimdi oradaki adamın da kafası karışıyor. Bu bir performans mı yoksa gerçekten karınları aç, aynı şeyi mi canları çekiyor aynı iki adamın? Ya da giydikleri şeyin hep aynı olmasının sebebi performans mı? Sürekli bir hayatı tiyatroya çevirmek mi yoksa hayatın kendisinin içinde olmak mı? Benim de aslında ilgimi çeken şey oydu. Her şeyi hayatla ilişkili düşünmeye başladım işte ekolojik mesele de oradan geliyor. Bunun ekonomiyle ilgili meselesi de oraadan geliyor, ondan da ayrıştıramıyorum. Eğitimle ilgili olan kısmından hiç ayrıştıramıyorum. Bunlarla birlikte düşününce yaptığım şey, her şey çözülmüş gibi oluyor.
Merve: Aslında bütün bunları anlatırken biraz güncel sanatın belki de tanımını aslında vermiş oldun. Tanımını bir çerçeve demek istemiyorum yani bir çerçeveye koymak için değil ama güncel sanatçı olmanın tanımını belki birazcık açıklamış oldun. Ne şekilde düşündüğünü, çünkü ürün diye görebiliriz aslında sanat dünyasından çıkan birçok şu dönemdeki işi. Tüketime yönelik çok fazla iş üretiliyor maalesef. Seninki sonuç odaklı değil aslında süreç odaklı. Diyebilir miyiz?
Ahmet: Öyle diyebiliriz. Bunu ilişkisel düşünmek lazım ama 90’ların ilişkisel estetiği değil yani bir yerde sanatçı konumunda bir insan var, bir sanat icra ediyor ve izleyiciler var. O şekilde değil. Karşılıklı etkileşimin mimvalinde düşünmek lazım. Bu ne olabilir? İki sanatçı birlikte çalışıyor, ikisinin arasındaki etkileşim. Bir sanatçının izleyiciyle arasındaki etkileşim, bir sanatçının çalıştığı kurumla arasındaki etkileşim ya da…
Merve: İzleyicinin eserle etkileşimi.
Ahmet: Hep beraber bir grubun parçası olarak. İzleyicinin sanatçıdan bağımsız olarak eserle kurduğu etkileşim. Bu bir diyalog ve bu diyaloğun farklı subject’leri var. Türkçesini şimdi tam cümleye çeviremedim. Bu diyaloğun parçası bu işin içine girip çıkan herkes. Öncesi ve sonrası da. Daha çok böyle ikonografik analizini yapmak gibi bir şey. Bak mesela şimdi telefonum çalıyor. Kimin aradığını bilmiyorum. Açabilirim, açmayabilirim. Açmak sürpriz olacak. Açıyorum, açayım mı?
Yavuz: Aç.
Ahmet: Açayım mı?
Merve: Aç.
Ahmet: İzleyiciler açayım mı? Sesinizi duydum açıyorum. Alo. Marlene. Yes. How are you? I am on radio in Istanbul now. Can you call me later? Thank you. In two hours. Yeah. Bye, bye. Evet iki saat sonra arayacak. Paris’ten aradı.
Merve: Küratör mü?
Ahmet: Paris’ten bir küratör arıyordu.
Yavuz: O zaman bu performansından sonra…
Ahmet: Aslında mesai saatindeyim arkadaşlar. Burada oturuyorum ama benim ofis ya da stüdyo olmadığı için gece gündüz artık birleşti. Bazen başka, dünyanın öbür tarafında bir şey yaptığın zaman gece gündüz de kalmıyor. Onların gündüzü benim gecem oluyor. O yüzden telefon çalıyor, gece 3’te mesai oluyor, 5’te de oluyor. Paralel mesailer oluyor. Şu anda Paris’te mesai yapıyorum.
Merve: Paralel başka bir kelime bulabiliriz.
Yavuz: O zaman bu telefonda konuşma performansından bizim için seçtiğin şarkıya geçelim.
Ahmet: Evet çok ciddiye bağlamadan bunun olması iyi oldu bence. Şarkıya geçelim.
Yavuz: Ara vermek için bahane oldu. Chinewoman’dan dinliyoruz. Kiss in Taksim Square.

Merve: Güncelleme programında Ahmet Öğüt’le birlikteyiz. Ahmet biraz önce biraz geçmişteki hikayeni dinlemiş olduk. Pratiğin pek çok şeyi içeriyor ve en son konuştuğumuz soruda bu geleneksel eğitimin, resim eğitiminden söz etmiştik. Eğitimden genel olarak eğitim senin için önemli bir konu. Hatta son 2 senedir, 2012’de “Silent University” projesini yaptın Delfina ve Tate ile birlikte. Aslında iki boyutu var sorumun. Bir tanesi farklı yerlerde de yapıyorsun “Silent University”i mültecilerle ve sığınmacılarla çalışıyorsun bu proje için. Aslında Türkiye’de de şu anda bu konu çok gündemimizde olan bir konu. Türkiye’de de yapmayı düşünüyor musun? Çünkü gerçekten önemli. İkincisi de kendini de bir şekilde eğittiğinden söz ettin ve sosyal sorumluluk içeren bir proje bu. Başka da projelerin var aynı şekilde yani işin sadece sanat ve üretim kısmının dışında bir de başka türlü kamuya geri dönen projeler üretmen. Bütün bunları nasıl bağlayabilirsin? Yani senin pratiğine ne şekilde bağlıyorsun? Senin için neden önemli?
Ahmet: Mülteciler ve sığınmacılar ama genel olarak mülteciler ve sığınmacılardan öte daha onları birarada tutan, biraraya getiren başka bir şey var ki hepsinin akademik geçmişi var geldikleri ülkelerde. “Silent University”de yer alan yani “Sessiz Üniversite” diye çevirelim. “Silent University”e katılan, davet ettiğimiz ve yer almak isteyen, parçası olan bütün katılımcılar, hepsi zaten ders veriyorlar aslında. Bir şey öğrenmeye gelmiyorlar oraya. Çünkü zaten o birikime sahipler. Böyle bir komünite için bir platform yoktu. Londra’da da yoktu, Stockholm’de de yoktu. Çünkü komüniteye yardım eden organizasyonlar var ama bu insanların yardıma ihtiyacı var. O insanlar zaten donanımlı, birikimli insanlar. Biz tersinden başlıyoruz. Buna biz demek isterim. Buradaki pozisyonum pek sanatçı pozisyonu değil. Genelde sanat kurumları bunu bilerek yanlış anlayıp beni bununla sanatçı olarak davet etmeye ya da işbirliği kurmaya çalışıyorlar. Ben de onlara sekreter olduumu, bu işi sadece yürütmeye çalıştığımı, aracı olduğumu söylüyorum. Belli kavramları nasıl kullandığımız önemli. Öğrenmekle öğretmek arasında büyük bir fark var. Bunun için bir proje yapmakla öbürü için proje yapmak arasında başka türlü bir fark var. Proje kelimesini kullanıp kullanmamak arasında, proje ve organizasyon demek arasında başka bir fark var. Mesela proje kelimesinden yavaş yavaş kurtulmaya çalışıyoruz. Workshop yani atölye çalışması demekle sınıfa gidip ders almak demek arasında fark var. Bunun için önceden kurumlaşmaya da gerek yok. Belli kavramları gelişi güzel kullanıyoruz. Sanatçı kavramını da genelde gelişi güzel kullanıyoruz. Sanat kurumunu açıklarken ne olduğunu ya da güncel sanat nedir dediğimiz zaman ya da güncel kelimesini bazen bu retorik içinde çok kolay kaybolabiliyoruz. Oysa ki esas vakit harcamamız gereken şey hangi kelimeleri nerede, nasıl kullandığımız, onları ne anlama geldiğini anlamaya çalışmak yerine nerede, stratejik olarak ne kadar doğru kullanabileceğimiz ve onun verdiği özgürleştirici süreç ne olabilir, imkan ne olabilir? Bu kendimizden başlayarak yapabileceğimiz bir şey ama kolektif olarak da yapabileceğimiz bir şey. Kamusal alanda da yapabileceğimiz bir şey. Kurumlarla müzakere ederek de yapabileceğimiz bir şey. Ben her şeye kendimle müzakere ederek başlıyorum. Önce bir kendimi ikna etmem lazım. Bu bir enstalasyon yaparken de aynı, bir grupla birlikte çalışırken de aynı, “Silent University” yaparken de aynı. “Silent University” deneyim oldu benim için, öğrenme deneyimi oldu. Zaten ben o insanlara bir şey öğretecek pozisyonda değilim. Onlar kadar zor bir pozisyonda da değilim. Genelde savaştan kaçmış, gittikleri ülkede tutsak kalmış insanlar oldukları için bu uzayabilir o yüzden bunu kestim direkt. Bir saat daha lazım.
Merve: Türkiye, sanırım programı bitirmemiz gerekiyor. Türkiye’yle ilgili “Silent University” çok kısa.
Ahmet: Bu ömür boyu zaten üzerinde çalışacağım bir şey. Doktora yapmak yerine ben bununla meşgul olacağım. Türkiye’ye de gelir belki ileride. Yeter ki infrastructure…
Merve: Altyapı.
Ahmet: Altyapı hazır olsun ya da altyapıyı hazırlayacak koşullar mümkün olsun. Bugün olmazsa yarın olur. Acelesi yok yani yavaş yavaş.
Yavuz: Teşekkür ederiz geldiğin için.
Merve: Çok teşekkürler Ahmet.
Ahmet: Ben teşekkür ederim.
Yavuz: Güncelleme programının sonuna geldik. Haftaya görüşmek üzere.

Advertisements

One response to “AHMET ÖĞÜT

  1. Pingback: 4 Mart 2014 Salı (252. Hafta) | _Kainatın Tüm Seslerine, Renklerine ve Titreşimlerine_ AÇIK RADYO·

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s