FATOŞ ÜSTEK

Programı Dinlemek İçin |

Yavuz: Merhaba, güncel sanat aktörlerini konuk ettiğimiz ve onları tanımak üstüne kurguladığımız Güncelleme programındayız. Bugün yanımızda küratör ve sanat eleştirmeni Fatoş Üstek var. Hoşgeldin Fatoş.
Fatoş:  Hoşbulduk.
Merve: Hoşgeldin Fatoş. İstanbul’a da hoşgeldin tekrar.
Fatoş: Teşekkürler.
Yavuz: Aslında yakın zamanda bir sergin de var. Vaktini ayırıp geldiğin için bir kere daha teşekkür ederiz.  Öncelikle biraz da seni tanımak adına, Boğaziçi Üniversitesi Matematik Bölümü’nden mezun oldun. Sonrasında da Londra’da Goldsmiths College’da Güncel Sanat Teorisi diye çevirebilirim herhalde, bölümünde yüksek lisans yaptın. Bu geçiş nasıl oldu? Biraz bundan bahsedebilirsen buradan da devam ederiz.
Fatoş: Aslında ani olmadı. Lisedeyken matematikçi olmayı çok istiyordum. Hakikaten Tübitak olimpiyatlarına hazırlanırdım, satranç oynardım. Hayalim şeydi, çözülmemiş teoremleri çözmek. Hatta Fermat’nın teoremi ben üniversitedeyken çözüldü. O zaman hayal kırıklığına uğramıştım. Ama zaten üniversiteye girdiğimde ilk sene özellikle hazırlık sınıfında, Anadolu Lisesi mezunuyum ben, İngilizcem iyiydi aslında. Bir sene ara vermek istedim özellikle üniversite sınavına hazırlanmanın yoğunluğundan dolayı. O ara beni çok değiştirdi. Hazırlık sınıfında da İngilizcem çok iyi olduğu için bir dönemde bitirdim hazırlığı ama düzgün bir öğrenci olayım, düzgün şey anlamda düzenli başlayayım okuma, öğrenim hayatıma diye ikinci dönemi dondurdum. Ondan sonra ben 8 tane kulübe üye oldum.İşte güzel sanatlar kulübü, dağcılık, mağaracılık, tiyatro, fotoğraf. Yani 8 tane. Sürekli böyle zaten şeyim okula gidiyordum sabah 9, akşam 6-7 sosyal aktiviteyle geçiyordu. Biraz o şeydi galiba Matematik’in dışında, biraz aşırı çalışan bir öğrenciydim. O aşırı çalışmanın birden üzerimden kalkmasıyla birlikte kendimi aramaya başladım sanırım ve o arayışın içinde sanat çok ön plana çıkmaya başladı. Daha çok fotoğraf çekmeye başladım, resim yaptım. Korkunç yağlı boyalarım var, hala annemlerin evinde duran. Onlar sanat değildi aslında, onlar bir arayıştı. Başka bir dil, başka bir ifade arayışı. Neyse üniversite yıllarında da matematikle içinde olduğum sanat bir anlamda birleşti. Geniş Açı fotoğraf dergisi vardı, ben fotoğraf kulübüne üyeyken. O zaman daha kulüp dergisiydi sadece, sonradan 5. sayıdan sonra özelleşti. Orada yazmaya başladım. Zaten 6 yıl Geniş Açı için yazdım sürekli olarak. Bir şekilde farklı farklı alanlardan sanatla ilişkilenmeye başladım. İlişkilenmek veya ilişkide olmaya başladım. Bienallerde çalışıyordum, bütün tiyatro festivalleri, elektronik müzik, müzik. İKSV o anlamda zaten benim ilk öğretmenlerimdendir. Sonra Platform arşivde asistan olarak çalıştım hala daha Boğaziçi’nde okurken. Sonrasında zaten Galerist var. Bir şekilde Matematik okurken bir yandan da sanat hayatım vardı. Matematiği bitirdikten sonra da o hayat tek hayat oldu gibi. Ama o tek hayat olduğunda matematik de hala şu anda içinde aslında sanat hayatımın. Ama aynı ne bileyim bir matematikçi gibi değil tabii ki. Ondan sonra da bir yüksek eğitim yapmak istedim sanat alanında. Küratörlük yerine çağdaş sanat teorisini tercih ettim. Bir de biraz benim okuduğum matematik Boğaziçi, soyut matematiğe odaklanan bir bölüm. Dolayısıyla teori bana her zaman çok daha yakın gelmiştir. O yüzden de oraya atladım. Uzun bir giriş oldu değil mi?
Yavuz: Yoo hayır.
Merve: Bu dönemde aslında Platform’da çalıştığını biliyoruz. Ondan sonra Galerist’te çalıştın, bir ticari sanat galerisi. Ardından PİST’i Osman ve Didem’le birlikte kurdun. Bu nasıl bir ihtiyaçtan doğdu öncelikle? Hou Hanru’nun bienalinden sonraki dönemde aslında PİST de kurulan birkaç inisiyatiften biri.
Fatoş: Biz aslında 2005’te başladık konuşmaya Didem ve Osman’la. O ihtiyaç biraz daha şeydi, İstanbul’daki mekanlar çok kısıtlıydı. Galerist’e ticari demen o anlamda önemli. Ticari bir ortamda çalıştıktan sonra ticari bir ortamda çalışmak istemediğimi anladım. O çok büyük bir karar ve dönüm noktasıydı benim için. Daha bağımsız, daha kendi sesini arayan, duruşunu arayan bir.
Yavuz: Yapı?
Fatoş: Bir yapım vardı diyelim veya bir eğilimim vardı. Didem ve Osman’la da, ben bir yazı yazıyordum İtalyan bir dergi için o zaman tanıştık. Sonra işte onların evinin altındaki yer filan bilmemne o şekilde tamam dedik o zaman birlikte bir şey yapalım. Bağımsız veya farklı disiplinlerin biraraya gelebileceği, ne ticari amaç güden ne de kurumsal olarak belli bir kimlikle. Yani o kurumsal kimlikle, PİST kimliksiz anlamına gelmiyor tabii ki ama o kurumsal kimliğin dışında başka bir kimlikle varolabilen bir mekan olmasını istedik, öyle çıktı.
Yavuz: PİST’te ne kadar süreyle çalıştın?
Fatoş: Çok kısa aslında. Onlarla sadece kurulum aşamasında beraberdim, bir de açıktan sonra ilk “Rezerve Edilmiştir” diye 15 dakikalık her sanatçıya mekanı sunduğumuz ya da mekanı dönüştürmesi için olanak verdiğimiz bir sergi vardı 3 günlük. Onu yaptıktan sonra Temmuz sonu Ağustos başı gibi ben ayrıldım Didem ve Osman’dan 2006’da.
Yavuz: Bu aşamadan sonra da yurtdışına gitme ve yerleşme dönemin var. Şöyle bir sorum var. Senin gibi birçok küratör yurtdışında yaşıyor. Bu bir küratör için bir zorunluluk mudur? Sen neden bu şekilde tercih ettin? Yurtdışında olmak ne anlamda avantajlı?
Fatoş: Yurtdışına çıkmak aslında benim için çok önemliydi. Özellikle kendimi görmek ve kendimi geçmek için. Yani benim zaten hep yaptığım biraz daha kendi sesimi aramak ve Türkiye’de birçok insanla, kurumla ya da kuruluşla veya kişiyle farklı derecelerde çalışmıştım.  Ondan sonra burada kalarak ya onu daha da devam ettirecektim ya da büyük bir risk alıp acaba benim burada düşündüğüm, hissettiğim gerçek mi? Onu test etmek için belki de, onu deneyimlemek için daha büyük bir denize gitmek istedim ve ilk yurtdışına çıkmam, Frankfurt’ta Portikus kurumu vardır bu Städelschule’ye bağlı sanat merkezi. Orada asistan küratör olarak çalıştım bir süre. Ondan sonra Frankfurter Kunstverein’da yazarlık yaptım, sonra Berlin’de bir sergi yaptım filan. Ama tabii şöyle bir durum da var bence yurtdışında olmak önemli ama tabii nerede nasıl olduğunuz da önemli. Ben yurtdışına çıktığımda, ben Türkiye’de yaşarken Türk değildim ama yurtdışına çıktığımda Türk küratör oldum. O da bana böyle bir ilginç geldi. Türkiye’liyim orada hiç bir sorun yok ama temsil ettiğim şey sadece Türklüğe ait bir küratöryel duruş değil. Dolayısıyla Türk küratör olmak istemedim. O da şöyle bir denge yaratıyor, sadece Türk sanatçılarla çalışan veya yurtdışına sadece Türkiye’yi tanıtan bir küratör olmak yerine Türk sanatçıların dışında başka sanatçılarla, başka ülkelerden sadece Avrupa’dan da değil, başka ülkelerden sanatçılarla da çalışan, onlarla da diyalog kurabilen, onlara da kavramlarıyla veya sergileriyle hitap edebilen bir küratör olmak istedim. O anlamda yurtdışına çıkmak önemli çünkü kendi duruşunuzun nerede olduğunu, kendi potansiyelinizi görmeniz adına çok önemli. Ama tabii bu bir zorunluluk mudur? Değildir, çünkü küratörlüğün de sanat gibi çok farklı pratikleri var ve bu sergi kurulumundan tutun, yaptığınız sergilere kadar. Belli bir dönem küratörü olabilirsiniz, işte 70-80 arası modern ve post-modern sanat üstüne çalışıyor olabilirsiniz.
Yavuz: Belli bir coğrafyaya bakan bir küratör olabilirsiniz.
Fatoş: Belli bir coğrafyaya bakabilirsiniz veya sadece yapısalcı bir küratör olabilirsiniz ve yaptığınız tüm sergilerin metin gibi okunmasını istersiniz ve bütün koyduğunuz sanat eserleriyle bir metin yazarsınız aslında görsel bir metin. Ben aslında daha kavramsal bir küratörüm. İçine girdiğim hatta çok odaklandığım kavramlar var ve onlarla çalışıyorum. O anlamda da sadece Türk bir küratör olmak bana yeterli gelmedi. Türkiye’den Türk olan bir küratörüm ama küratöryel pratiğim sadece Türkiye üzerine değil.  O anlamda yurtdışına çıkmak benim için çok önemliydi. Daha sonrasında, Almanya sonrasında İngiltere’ye gidip master yapmamada da çok önemli oldu. Biraz daha vizyonumu açmak, bakış açımı değiştirmek ve daha fazla öğrenebilmek için.
Merve: Kendi küratörlüğünle ilgili bir tanımdan bahsettin aslında. Şu dönemde biraz da post-küratöryel bir bakış açısından sözediliyor. Böyle bir tanımlama ortaya çıkmaya başladı. Daha doğrusu küratör olarak kendini tanımlamayan fakat sergi düzenleyen veya güncel sanat pratiği içinde çalışan insanlardan sözedebiliriz ya da sanatsal direktörlerden. Sana göre, senin çalışmaya başladığın günlerden bugüne kadarki deneyiminde bu tanımlar ne şekilde değişti? Çünkü Türkiye’de de bu tip farklı tanımlardan sözedebiliriz, yurtdışında da tabii ki sözedebiliriz. Sen pratiğinde bunları nasıl görüyorsun ve küratörlükle ilgili gelecekte sence neler bekliyor?
Fatoş: Aslında küratörlük çok hızlı gelişen bir sektör, artık bir sektör oldu. 90’lara baktığınızda zaten müzelerin daha çok başvurduğu bir iş alanıydı. Yöneticilik yanı sıra bir küratörün olması, o küratörün sergileri yönetmesi. Biraz daha küratörün epistomolojisinde “curate” mesela bir anne gibi ona bakmak aslında “caring”den yani “caring” ile aynı kelime altyapısında geliyor. Dolayısıyla küratörlük yapan birisi sanat eserine bakan, onu iyi tutan veya tam Türkçe karşılığını bulamadım aslında. Öyle olduğu için müzelerdeki küratörün oluşumu da daha çok sanat eserini sanat tarihi çerçevesinde belli bir yere koyan, ona önem atfeden kişi. Ama şu an baktığımızda post-küratörlük biraz daha bana şey gibi de geliyor, aslında küratörlüğün farklı potansiyelleri var. Sadece mesela dönem sergisi yapabilirsiniz. 70-80 arası resim üzerine çalışan bir küratörsünüzdür ve sadece onu bilirsiniz ve onun bilgisini seyirciye aktaracak sergiler yaparsınız ya da biraz daha deneysel bir küratörsünüzdür ve sadece güncel sanat ve görsel sanatlara değil işte mimariyi veya müziği içine katarak projeler yapabilirsiniz. Bu biraz daha küratörlüğün dallarından. Senin söylediğin küratörlük bana biraz şey gibi geliyor, nasıl bir filmde set kurucusu, sanatsal direktör, fotoğraf direktörü vardır onlar gibi de aslında çünkü bir sergiyi oluşturan sadece küratör ve sanatçılar değil. Birçok altyapı var belki onlara hitap eden bir şey olabilir.
Merve: Biraz da belki atfedilen güçle ilgili çünkü bugünkü dünyada en azından güncel sanat alanında küratörlere atfedilen çok ciddi güç de var. Özellikle birkaç figür adından söz edilebilecek. Belki bundan da doğan araştırma tarafını kuvvetlendirecek tek figüre atfedilen bir güç değil de bu pratiğin daha altyapısını besleyecek bir tanımdan söz ediyoruz belki de. Sanatçılarla daha esnek olarak çalışabilen tamamen bütün gücü kendisinde toplamayıp sanatçıları daha ön planda tutabilen bir pratikten. Seninki de biraz bana buna yakın geldiği için bu tanımı biraz açmak istedim aslında. Bunun üzerine belki Fatoş’un bizim için seçtiği şarkıya girebiliriz yüksek enerjili. Muse’dan Supermassive Black Hole.

Merve: Güncelleme programında Fatoş Üstek’le beraberiz. Fatoş, matematik geçmişinden sözettik. Şu andaki pratiğin tabii ki küratörlük. Aslında çok ilginç bir şekilde benzer bir geçmişten gelen Zeynep Öz konuğumuz olmuştu. O analitik düşündüğünden ve bunun şu andaki küratörlük pratiğine faydası olduğundan söz etmişti. Senin pratiğinde bu geçmişin etkisi var mı?
Fatoş: Kesinlikle. Mesela ben sizin daha önceki programlarınızı da dinledim, sorulara hazırlanayım diye. Bilmediğim sorulara ama belki bunu sorabilirlerse şöyle söylerim diye.
Merve: Hep farklı soru soruyoruz.
Fatoş: Evet, olmadı. Mesela bir programda şey diye sormuştunuz, senin küratöryal olarak en böyle kendini iyi hissettiğin alan. Mesela Matematik okumanın, özellikle soyut Matematik okumanın bana getirdiği şey biraz daha büyük bakabilmek veya mesela hani Matematikte farklı boyutlar ekleyerek bir şey çözersiniz. Benim için de biraz öyle. Hem sanata yaklaşımım, hem sergiye yaklaşımım, hem sanatçının işine olan yaklaşımım veya beni heyecanladıran işler aslında çok katmanlı işler. Yaptığım sergide sadece bir katman bana yeterli gelmiyor. Birçok katman kurmak hatta o katmanın bazılarının da izleyici tarafından kurulabileceğini hayal etmek benim için çok önemli. Bir de şey, çok büyük bir önemi var, Matematik okumuş olmanın. Bir mantık yani o matematik aslında bir dil. Sanki başka bir dil bilerek başka bir dile yardımcı olursunuz ya çünkü bir dil bilmek aslında bir dünya tanımaktır. Bir duruş, bir algı biçimidir. Benim için algı çok önemli zaten küratöryal pratiğimde de çok fazla üzerinde durduğum bir şey. Hani o anlam nasıl oluşuyor, sanat eseriyle izleyici arasındaki veya küratör veya başka bir üçüncü kişi olabilir. Onun arasındaki anlam nasıl ortaya çıkıyor onun da biraz araştırmasını yapmak, biraz daha felsefeye kaymak. Çok fazla fenomenolojiyi, göstergebilim de aslında benim küratöryal pratiğimin içinde. Bence onun nedenlerinden biri de Matematik aslında. Yani o yapıyı bozarak, ama yapıbozumcu olarak değil yapıyı bozarak tekrar bir yapı kurmak. Bir teoremi ispatlamak için önce mesela onun tersini kabul edip, o tersinin yanlış olduğunu gösterebilirsiniz ya da nu parçalara ayırırsınız ondan sonra o parçalara ayırdığınızı teoremin ispatı içerisinde yeri geldiğince üst üste, üst üste koyarak varmak istediğiniz sonuca ulaşırsınız ve bunu gösterirsiniz. Ben A’dan B’ye böyle gidiyorum aslında gibi.
Yavuz: Bir de bence, sergi yapıyorsun bu da küratöryal bir şey. Aynı bağlamda kitapla uğraşıyorsun, yayın da senin çalışma pratiğinin önemli bir parçası diyebilirim bildiğim kadarıyla.
Fatoş: Kesinlikle.
Yavuz: Kolektif gruplarla çalışıp işbirliği halinde yaptığın projeler var. Uzun süre online bir dergi çıkarttın. Yine kolektif bir şekilde. Bence bunlar da biraz önce bahsettiğin çalışma disiplininden geliyor olabilir gibi geliyor bana.
Fatoş: Zaten benim için küratörlük ve yazarlık o kadar iç içe ki yani hem yazıyı daha çok sergilerimin içine sokmaya başladım hem de yazının içinde bir sergi yapar gibi de yazmaya başladım. Hem akademisyen bir kimlikle yazıyorum, hem kataloglara veya yayınlara biraz daha yaratıcı yazımla yazıyorum. O yaratıcı yazının içinde Matematik yine çok var. Bir de söylediğin gibi, benim için  “Nowiswere” dergisi aslında küratöryal bir pratikti. Ama o küratöryal pratik o kadar çok kullanıldı ki böyle çok klişeleşmiş bir kelime olmasından da hoşlanmıyorum. Mesela artık ne bileyim işte artık bir tasarım sergisi yapıyorsunuz onun küratörlüğü oluyor veya bir deneysel müzik festivali yapıyorsunuz onun küratörü oluyor gibi. O çok kullanılmış bir kelime olduğu için onu da çok kullanmak istemedim ve editör olarak kaldım ama “Nowiswere” dergisi de her sayısında başka bir içeriği olan, başka bir görünümü olan, aynı iskeleti taşıyan bir üretim serisiydi. Benim için hakikaten o çok önemli, onların birbiriyle iç içe geçmesi ve Matematik. Zaten düşünce anlamında beni çok destekleyen bir altyapı.
Yavuz: Az zamanımız kaldı sanırım ama biraz önce aslında Garanti Platform, PiST, Galerist, gibi farklı yapılarda çalıştığından bahsettin. Bunları deneyimleme fırsatın oldu. Sence o zamandan bu yana bu yapılar için ne söyleyebilirsin? Türkiye’de ne değişti?
Fatoş: Çok şey değişti. Hatta bunun üzerine de bayağı uzun bir yazı yayınladım bu ZKM’nin web sitesinde. Şu anki İstanbul’un geldiği sanat ortamı çok heyecan verici. Ama aynı zamanda ürkütücü. Şöyle bir durum da var, artık İstanbul sadece doğu ile batıyı birleştiren bir şehir değil. İstanbul bir sonraki Berlin mi olacak, bir sonraki Londra mı olacak, New York mu olacak sorusunun ötesinde İstanbul hani sanat piyasalarının arasında işte bu Hong Kong’la São Paulo arasında ya da Moskova ve Abu dabi arasında bir ada ve o adanın içinde çok fazla şey oluyor. İşte bu artan müzeler, kişisel müzelerin yanı sıra açılan galeriler, ticari bazlı veya ticari amaç gütmeyen veya sanatçıların kurduğu oluşumların yanı sıra aslında tam olarak ne olduğunu da göremediğimiz bir kargaşa var bence. O kargaşanın en büyük tanımlayıcısı sanat piyasasıymış gibi geliyor. Bana bu biraz ürkütücü geliyor. Çünkü sanat piyasasının çok yutuluyor olduğu yerlerde sanatçının ve sanata yer açan, sanatı içinde barındıran kurum ve kuruluşlar ki bu kurumlar sadece müzeler ve galeriler değil bağımsız kurumlar da olabilir. Onların özgünlük ve hani sanatçının inisiyatifini ve otonomisini desteklemek yerine kabul edilebilirlik üzerinden programlarını yapması. Bunu aynı şekilde sanatçının da içselleştirmesi. Bence çok büyük bir.
Merve: Normalleştirmesi.
Fatoş: Evet, normalleştirme çok güzel bir kelime bu anlamda ya da bekleneni üretmesi için destek olma sadece. Dolayısıyla siz bir sanatçı daha o işe başlamadan ne üreteceğini biliyorsunuz. Bu bence çok üzücü bir şey yani hem sanatçı için, hem sanat eseri için hem de onu gösteren kurum veya kuruluş için veya onu alan koleksiyoner için.
Merve: Doğru. Güzel bir notla aslında, bugüne dair bir notla bitirmiş oluyoruz. Çok teşekkürler Fatoş bize katıldığın için.
Yavuz: Teşekkür ederiz.
Fatoş: Ben teşekkür ederim, çok sağolun. Çok keyifliydi.
Yavuz: Çok sağol geldiğin için. Haftaya görüşmek üzere.

Advertisements

One response to “FATOŞ ÜSTEK

  1. Pingback: 25 Şubat 2014 Salı (251. Hafta) | _Kainatın Tüm Seslerine, Renklerine ve Titreşimlerine_ AÇIK RADYO·

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s