LARA FRESKO

Programı Dinlemek İçin |

Yavuz: Merhaba, Güncelleme programındayız. Bu programda güncel sanatla ilgili çalışan profesyonelleri, sanatçıları, küratörleri, eleştirmenleri davet ediyoruz ve onları tanımaya çalışıp, yorumlarını alıyoruz. Bugünkü programımızın konuğu bağımsız küratör ve yazar Lara Fresko. Hoşgeldin Lara.
Lara:  Hoşbulduk.
Yavuz: Teşekkürler geldiğin için.
Merve: Hoşgeldin Lara.
Yavuz: Şimdi bağımsız küratör ve yazar demişken, daha önce bağımsız küratör tanımını kullanmıştık, onunla ilgili sorular da sormuştuk ama bağımsız yazar nedir biraz kısaca bahsedebilir misin?
Lara: Bağımsız yazar herhalde bir yazı siparişi gelene kadar kendi yazdıklarıyla eğlenen fakat yani aslında güzel bir şey çünkü ben de tavsiyede bulunabiliyorum şunu yazmak istiyorum diye. Ama birilerinin istedikleri birtakım yazıları yazmak da ilginç oluyor. Mesela hiç daha önce çok derinlemesine bakmadığım birtakım sanatçılarla ilgili çok derinlemesine araştırma yapmam gerekiyor. O noktada da hem ben sanatçıyla daha yakından tanışmış oluyorum hem de hakikaten o araştırma beni de çok değiştiriyor.
Yavuz: Sipariş geliyor aslında, gibi.
Lara: Yani evet. Daha büyük yazı projelerinde genellikle öyle ama mesela yazdan beri “Art in America”ya 3 tane yazı yazdım. Onlar 3 tane yazı yazma siparişiydi ama onların içeriği tabii ki benim belirlediğim şeylerdi
Merve: Peki senin, bağımsız yazarlıktan söz etmişken neticede “Agos”a yazdığını biliyorum. Biraz önce “Art in America”ya yazdığından da söz ettin. Tabii ki tüm yayınların kendine ait bir üslübu veya bakış açısı veya dinleyicisi, izleyicisi var. Kendini ve üslübunu ve yazdığın konunun derinliğini değiştirmen gerekiyor mu? Çünkü senin de çok net ilgi alanların var aslında. Sipariş gelmesine rağmen, sence aynı yazıyı diğer çalıştığın yayınlara teslim edebilir misin?
Lara: Yok hayır, mümkün değil. Yani en son, daha nispeten yarı akademik bir dergiye yazı yazdım. Uzun zamandır böyle “Art in America”ya falan yazdığım için, onlar mesela referans hiç kullanmıyorlar. Sen referans yazdığın zaman da “Yalnız biz referans kullanmıyoruz” diyorlar. O yüzden dip notlar, son notlar tamamen yok oluyorlar. Ben buna çok alıştığım için birdenbire o yarı akademik dergi için yazdım sonunda böyle “Aaa ben bunun referanslarını unuttum” dedim ve baştan bir içinden geçmek gerekti. Gazetelere yazarken ayrıca zor. Yurtiçinde ve yurtdışında yazdığın dergilerin ya da yayınların ne şekilde yayınladıkları tamamen farklı. Ben yurtdışındaki birtakım dergilerle çalışırken bayağı bir editoryal süreçten geçiyor. İlk başta benim gönderdiğim şeyle, sonunda ortaya çıkan şey arasında bayağı bir fark oluyor.
Merve: Türkiye’de aynı şekilde editoryal bir müdahaleden söz edebilir misin çalıştığın yayınlarda?
Lara: Yok, değil. Olduğu zaman da genellikle bana danışılmadan olmuş oluyor ki iyi olmuyor. Türkiye’deki editoryal süreçte birtakım zorluklarla karşılaşmışlığım var.
Merve: Kendi görüşüne aykırı olduğunu düşündüğün, kendi bakış açına aykırı olduğunu düşündüğün  yazılar yazman gerekiyor mu? Bu bağımsızlık belki onun özgürlüğünü getiriyordur. Onu irdelemek için soruyorum.
Lara: Yok sonuç olarak ne yazarsam yazayım bir şekilde benim ilgi alanımı yansıtacak şekilde yazılıyor. Mesela en son Rampa’daki “Irwin” sergisiyle ilgili bir yazı yazdım sergi katalogu için. Orada benim Irwin’le olan ilişkim birazcık daha ikircikliydi ve onların başka birtakım işleri benim daha çok ilgimi çekiyordu ama galerideki sergideki işleri anlamak için zaten o çok önemli bir çerçeveydi. O yüzden  onun hakkında yazmak aslında sergi için de iyi oldu.
Merve: Alt yapı oluşturdu?
Lara: Alt yapı oluşturdu evet.  Aslında iyi oldu hem sergi için hem benim için. Ben de sergideki işleri tanımış oldum ve benim de onlara bakış açım tamamen değişti. Benim sevdiğim tarafıyla onları bağlayınca benim için de çok önemli bir sergi haline geldi. Garip bir kimyasal bir değişim yaşıyorum yazı sürecinde ve sonrasında.
Yavuz: Peki biraz da dinleyicilere seni tanıtmak adına Sabancı Üniversitesi Kültürel İncelemeler Bölümü’nden mezun oldun.
Lara: Evet.
Yavuz: Daha sonrasında da Bilgi Üniversitesi’nde Karşılaştırmalı Edebiyat diye çevirebiliriz.
Lara: Evet.
Yavuz:  O bölümde master yaptın. Bu süreçten sonra da aslında SALT’ın daha çok süreli projelerinde küratöryel ekibin içindeydin. Biraz ne yaptığından bahsedebilir misin genel olarak? Küratöryal anlamda da odak noktan ne, daha çok ilgi alanların ne?
Lara: Aslında SALT’tan çok önce benim ilk güncel sanat alanına girişim Rodeo’da çalışarak başladı. O da çok garip bir şekilde masterın birinci senesinin sonunda tam böyle finallerimi yazmam gerektiği dönemde çok sıkıldım evde ve bir Perşembe akşamı bir online yayın toplantısına gittim “BoltArt.net” diye. O zamanlar çok mükemmel bir yayın vardı. Ben oradaki kimseyi tanımıyordum. Özge Ersoy vardı, Karoly Aliotti vardı. Orada birdenbire Özge’yle tanıştım. Karoly birkaç gün sonra beni aradı. “Ya bir iş var, iş de aramıyorsun ama bir gidelim mi?” falan dedi. O şekilde benim kucağıma düştü ya da ben bir şekilde güncel sanatın kucağına düştüm. Sonra zaman içinde ben aslında ilgi alanımın bu olduğunu ya da ilgi alanım olan bir sürü şeyin bu alanda incelenebileceğini fark ettim ve öyle başladı. O yüzden aslında benim birincil itkim belki güncel sanat değildi ama güncel sanatın içinde onları buldum ben. O yüzden SALT’ta yaptığım şey de aslında daha ziyade yaptığımız şey sosyal tarihle ilgiliydi.
Merve: Evet, “Duvar Resminden Korkuyorlar” onda çalışmıştın galiba.
Lara: Evet, ondan önce de “Bir Gün Her Şey Bedava Olacak” diye bir sergide, bir projede çalışmıştım. O da daha ziyade sanatın ekonomisiyle ilgiliydi hatta ya da ekomiyle ilgiliydi. Sonra da “Duvar Resminden Korkuyorlar” sergisinde de 1975-1980 arasında aktif olan Görsel Sanatçılar Derneği’nin kolektif çalışmalarını ya da bir şekilde nasıl örgütlendiklerini araştırdık. O da benim için çok ilginçti.
Yavuz: Aslında işin araştırma kısmı ilgini çekiyor değil mi?
Lara: Evet, aynen.
Merve:  Boltart’tan bahsetmişken, senin kendi online bir yayının var “Daily Fresko”.  Benim burada ilgimi çeken aslında kişisel o motivasyonu her zaman yakalayabiliyor olman. Çünkü “Daily Fresko” birçok bildiğim daha kolektif olarak çalışan online yayınlara göre çok daha aktif.
Lara: Orada aslında seni durdurayım mı? Aslında o çok teknik bir şey. Ben orada hiçbir şey yapmıyorum. O böyle mekanik bir şey. Sen birtakım anahtar kelimeler giriyorsun ve twitter’da takip ettiğin bir grup insanı oraya bağlıyorsun ve onun üzerinden onların verdiği linkleri derliyor orası.
Merve: İşte evet aslında bunu söylemen önemliydi. Çünkü senin, sana bağlantılı senin ilgini çekebilecek şeyler sistematik bir şekilde oraya girmiş oluyor.
Lara: Aynen. Evet. Bazen çok saçma sapan haberler de çıkıyor onun içinde.
Merve: Olimpiyatlarla ilgili mesela, ilginç.
Lara: Olimpiyatları bu arada çok hoşuma gidiyor. Olimpiyatların kendisi değil ama olimpiyat izlemek hoşuma gidiyor benim. Ama bilmiyorum böyle tabii dalga geçmek için koyulan birtakım siyasi linkler filan çıktığı zaman eyvah nasıl sileceğim acaba bunu diye düşünmüyor değilim. Ama ilginç bir şey oluyor çünkü açıyorum ve aslında başkalarından ziyade benim için o link. Günün sonunda ben twitter’a bakamamışsam eğer  o linke gidiyorum ve o link bana bakmak isteyeceğim şeylerin en azından böyle bir onda birini veriyor herhalde diye umuyorum. Böylelikle sürekli twitter stream’ime takılı bir gün geçirmiyorum diye umuyorum.
Yavuz: İngilizce ağırlıklı.
Lara: Yani son zamanlarda aslında Türkçe takip ettiğim insan sayısı çok arttı. Özellikle Gezi’den sonra sanırım siyaset daha bir canlandı benim için. Bağlantı kurabildiğim siyasi söylemler oluştu. O yüzden Türkçe takip ettiğim çok daha fazla insan oluştu.
Merve: Bundan da söz etmişken, aktivist bir tarafın olduğunu biliyoruz. Şu anda neler yapıyorsun?
Lara: Şu anda HDP Şişli’den Belediye Meclisi adayı oldum. Bu benim için çok önemli çünkü işte kolektiflerden, örgütlenmeden, özgürlükten, şehir siyasetinden, yeşillikten, ormanlardan, havadan, sudan bahsediyoruz ve bir şekilde bunu sanat alanında icra etmeye çalışıyoruz ve sanat alanını aktive etmeye çalışıyoruz ama bir yandan da gerçekten kendimi oraya entegre edip, orada ne yapıldığını görüp, arkasında durabildiğim bir şey bulmak istedim. Gerçekten de bulduğuma inanıyorum. Bir şekilde içinde olunca bu konuda konuşmakta rahatladım biraz. Çünkü işte çok basit sorular geliyor ve bazen cevaplanamıyor. Nasıl çözülecek? falan. Yok öyle bir cevap tabii ki ama bir şekilde örgütlenmenin başarısını görünce ve bir masa etrafında sürekli kafa yoran insanlar görünce bir umut geliyor insana sanırım. Ona ihtiyacım vardı, o açıdan iyi oldu.
Merve: Örgütlenmeyle ilgilenmen aslında şu an araştırdığın konu da sanatçı olarak, kolektif olarak çalışan sanatçılar. Bu kolektif çalışma ilgisi sence nereden geliyor? Çünkü kendin bağımsız çalışıyorsun ve bir ekip çalışması aslında genelde kurumsal çalışanların daha çok alışkın olduğu bir durum diyebilirim. Belki de, gerçi kurumlarda da mecburi bir kolektiflik söz konusu ama.
Lara: Evet. Bilmiyorum yani bunun herhalde daha derin birtakım sonradan anlayacağım bağlantıları var. Henüz onları çok çözebilmiş değilim ama şöyle bir şey var, özellikle bağımsız olduğun zaman aslında çok daha bağımlısın ve insanlarla ilişkiye çok daha fazla ihtiyacın var. Çünkü evde ya da ofiste oturup tek başına kafa patlatarak çok bir şey olmuyor. Ben bir şey üreteceğim, bir şey yazacağım, bir şey düşüneceğim zaman gerçekten başka insanlarla ancak bunu yapabiliyorum. Tekil birey olarak evet getirdiğim bir perspektif var ama o ancak başkalarının arasında aktive oluyor. O yüzden bilmiyorum, kolektiviteyi çok değerli buluyorum. Özellikle de bireyin çok tekil bir şekilde yaşayabileceği ve her şeyi halledebileceği bir hayal gücü var ki, bana çok garip geliyor. Öyle değil gibi geliyor. Bir de çok dışlanmış bir tarih olduğunu düşünüyorum. Araştırmanın asıl sebebi, özellikle Türkiye’de sanat alanında ve başka alanlarda da kolektivite biraz göz ardı ediliyor gibi hissediyorum. Onunda siyasi bir yanı var. Yani o bireyciliğin tek çözüm olduğu gibi bir çıkarıma varıyor o göz ardı etme. Ondan rahatsız olduğum için biraz belki.
Merve: Bu noktada Lara Fresko’nun bizim için seçtiği şarkıya girelim. Bizim için de güzel bir mola. Chet Baker’dan Let’s Get Lost.

Yavuz: Güncelleme programında Lara Fresko’yla birlikteyiz. Az önce de Chet Baker’dan dinledik, Let’s Get Lost. Aslında Lara’ya sorduk ne şarkı çalmak istersin bu program için diye. O da John Cage’den 4’33’’ü çalmak isterim demişti ama çalamadık. Belki sen anlatmak istersin neden bunu çalmak istedin? Çünkü sessizlik ve gürültüyle ilgilendiğini de söylemiştin.
Lara: Evet, bu aralar Yasemin Nur’la, eskiden Atılkunst üyesi olan, beraber uzun zamandır böyle bir okuma grubumuz var iki kişilik. Gürültü üzerine okumaya başladık ama sessizliğin de önemli bir unsur olduğunu özellikle daha sesin pedagojik manada araştırıldığı yerlerde önemli bir şey olduğunu fark etmeye başladım. Biraz siyaset alanına girince falan da sessizliğin değerini biraz anlıyorsun. Dinlemenin mümkün kılınması, işte belli bir boşluk olması. Sessizliğe gerçekten bazen çok ihtiyaç duyuyoruz. Özellikle şehir hayatında belki bir şekilde hiçbir zaman sessizlik yok. Nitekim John Cage’de de sessizlik yok aslında. Orada bir aksırma, tıksırma durumları var, bir şeyler var. Bir de John Cage şu dönemde nedense çok sık karşıma çıkıyor. İşte Arter’de, Bahane’de karşıma çıktı birkaç kere. Sarkis’in işlerinde karşımıza çıkıyor. Duchamp’la ilgili yıl dönümleri var, orada çok karşımıza çıkıyor John Cage. Bir şekilde Zeitgeist’ın içinde bir yerlerde bir John Cage dönüyor ve ona bir selam çakmak istedim. Çok sonra düşündüm acaba çok entelektüel ve çok kasmış bir şey mi olacak diye ama bir sessizlik de iyi olur diye düşündüm. Meğer radyo kapalı zannederler diye endişe ettik sonra. O yüzden ilk aklıma gelen şey de Chet Baker’dı yapacak bir şey yok.
Yavuz: Biraz önce kolektiflikten bahsettik. Türkiye’de sence sanatsal anlamda bir kolektiflikten söz edebilir miyiz? Neden kolektif olmak zor? Hem sanatçı grupları anlamında hem de biraradalık anlamında ya da zor mu diyeyim.
Lara: Bilmiyorum zor mu. Tabii bir sürü insan biraraya geldiği zaman birtakım çatışkılar oluyor ama son zamanlarda ya da benim gördüğüm süre içinde farklı farklı noktalarda, farklı farklı şekillerde biraraya geldik. Yani bir sansür durumunda sanatçı  işte sanatçı birliği olarak biraraya geldik. Hala onun birtakım kolları olarak çalışıyoruz. İşte başka bir durumda başka şekillerde biraraya geldik. Yine sansür durumlarında “Siyah Bant” çok yoğun çalışıyor ve yani gerçekten çok müteşekkiriz herhalde. Herkes için konuşuyorum, onların yaptıkları için. Gezi Parkı’ndan sonra “Turuncu Çadır” olarak biraraya geldik. Yedi Kule Bostanları’nda biraraya gelen insanların arasında sanat alanında çalışan insanlar vardı.
Yavuz: Kazova örneği de.
Lara: Kazova da keza. O yüzden bence zaten halihazırda var olan bir şey. Yeni de değil, eski de değil. Sadece daha fazla ilgiye muhtaç bir konu sanki.
Yavuz: Bunun dışında yemekle de ilgileniyorsun.
Lara: Yok canım.
Yavuz: Bunu hiç küratöryal bir proje anlamında da değerlendirmeyi düşündün mü?
Lara: Sanat alanında birdenbire böyle bir yemekle ilgili ilgi oluştu. Ben gerçekten öyle çok fazla yemek yapmıyorum sadece fotoğrafını çekiyorum diye sanırım öyle gibi görünüyor. Arada sırada kereviz yapıyorum, bir şey yapmıyorum. Hayır, yani düşünmedim. Yemeğin aslında birleştirici bir unsur olarak bir masanın etrafında olmak olarak ya da yemeği yapma sırasında bir birliktelik olabileceğini düşünüyorum. Bir sürü bu şekilde bu şekilde yapılmış iş var, bir sürü bu şekilde çalışan sanatçı var. Garip bir şekilde mesela benim inanç dünyam da bir yemek masası etrafında döner. İşte bayram yemekleri filan ama bir şekilde bu benim sanatla ilgili pratiğime henüz girmedi.
Merve: Sence bir eleştirmen olarak çalışmak, parmakla sayacak kadar az aslında sanat eleştirmenliği. Bunun daha çok gelişmesi için, genç kuşak bir eleştirmen olarak sence neler gerekli? Yani yayın mı yok? Açıkça fikir ifade edebilmek mi Türkiye’de zor? Hani bu bahsettiğim siyasi anlamda değil neticede kurumlar arasındaki ilişkiler mesela. Bağımsız olarak çalışan bir insan olarak daha sonra o kurumlarla çalışabilmek gibi belli şeyler var mı? Sen bunları hissediyor musun?
Lara: Yani o aslında bu zor bir denge. Son söylediğinden bahsedeyim, sonra bir kurumda çalışmak ve yazı yazmak. Orada onu nasıl dengeleyeceğimi ben de çok bilmiyorum. Belki orada garip bir etik çizgi var. Onun nasıl işlediğinden çok emin değilim henüz. Ben de keşfediyorum yaşadıkça. Onun dışında yani Türkiye’de yazı yazarak hayat kazanmak bir şey herhalde çok zor. Meblağlara girmeyeyim şimdi ama mümkün değil. Günde beş yazı yazarsan ve ayın otuz günü boyunca Şubat ayı dahil yazarsan belki yaşarsın ama öyle bir zorluk var. Daha önce bahsettiğim editoryal bir eksiklik var. Gerçekten ben bir şey yazdığım zaman yine iki kişi arasındaki şey de bir tür birliktelik, bir tür kolektif olabilir. Editörle benim aramdaki ilişki de beni çok geliştiren bir şey. Benim ötemde yazıyı da çok geliştiren bir ilişki. Öyle bir ilişkiyi de çok az insanda gördüm. Mesela Türkiye’de bir örnek vereyim, Seda Yörüker mesela. Genç Sanat’ın editörü. Onunla beraber bir yazı yazmıştık. Beraber değil ben yazdım, o da geri bildirim verdi ve çok güzel çıktı o, çok mutlu oldum sonra. Mesela onunla tekrar çalışmayı isterim ama onun dışında bilmiyorum belli bir altyapı oluşması gerekiyor sanki. Yazının biraz değer kazanması gerekiyor. Bilmiyorum, emin değilim başka ne gerekiyor.
Yavuz: Peki bu alandaki çalışma motivasyonun ne?
Lara: Bilmiyorum. Babam ben küçükken kızımın tahriri çok güzel derdi. Sanırım onu çok ciddiye aldım. Bir şekilde yazının bir çerçeve olduğuna inanıyorum. Çerçevenin de ötesinde böyle bir şekilde baktığın şeyin bir anlama gelmesi sadece başkaları için değil, hatta öncelikle kendin için benim için yazıda oluyor. Bir şeyle gerçekten ilgilenebilmem için benim onu yazmam gerekiyor. Başkası için yazmasam bile kendi defterime bir not düşmem gerekiyor. En son şeyde yaşadım bunu, Ali Miharbi’nin Pilot’ta bir sergisi vardı. Çok etkilendim ve böyle durduğum yerde, çok uzun zamandır yapmadığım şekilde galerinin içinde not almaya başladım. Çünkü oradaki hissi kağıda aktarmak sonra uçuyor gidiyor çünkü. Söz uçar yani ikisi de uçuyor. O uçuculuğu biraz yağmura çevirmek için belki.
Yavuz: Teşekkür ederiz geldiğin için.
Merve: Teşekkürler Lara.
Lara: Ben teşekkür ederim.
Yavuz: Güncelleme programının sonuna geldik. Haftaya görüşmek üzere.

Advertisements

One response to “LARA FRESKO

  1. Pingback: 18 Şubat 2014 Salı (250. Hafta) | _Kainatın Tüm Seslerine, Renklerine ve Titreşimlerine_ AÇIK RADYO·

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s