ADNAN YILDIZ

Programı Dinlemek İçin |

 

Yavuz: Güncel sanat aktörlerini konuk ettiğimiz ve onları tanımak üstüne kurguladığımız Güncelleme programındayız. Bugün yanımızda küratör, eleştirmen de diyebilirim ya da yazar Adnan Yıldız var. Hoşgeldin Adnan.
Adnan:  Merhaba.
Merve: Hoşgeldin Adnan.
Yavuz: Teşekkür ederiz geldiğin için. Biz öncelikle programı biraz ikiye bölüp ilk yarısında daha çok seni tanımak üstüne konuşuyoruz. Daha sonra da Türkiye’deki güncel sanat ortamıyla ilgili sorular soruyoruz. O yüzden biraz da seni seyircilere tanıtmak adına, Boğaziçi Üniversitesi’nde Psikoloji Bölümü’nü bitirdin. Ardından da Sabancı Üniversitesi’nde Görsel Sanatlar ve İletişim Tasarımı Bölümü’nde master yaptın. Bu noktadan sonra da sanırım Türkiye’deki ilk sergin olan “Copykiller” mıydı Aksanat’taki?
Adnan: “Alis Alis’e Karşı”.
Yavuz: “Alis Alis’e Karşı”.  İlk onunla. Bu noktaya gelme hikayen nasıl oldu? Biraz kısaca bahsedersen seviniriz.
Adnan: Galiba, düşünüyorum ben bu konu üstüne. Uzun süre ailemle vakit geçirmiyordum. Bu tatil dönemi oluyor Noel’de, ben de onu Türkiye’de geçirdim. Annem çok enteresan bir şey anlattı. İnanmadım da, acaba şimdi mi kurguluyor diye de düşündüm ama şey dedi. Küçükken hatırlıyorum, kağıtlar verrdik sana, resim kağıtlarını kararlayarak on dakikada otuz tane filan resim yapıyordun. Sonra ama saatlerce koltuğa onlaı iğneleyip yerlerini değiştiriyordun dedi. Emin değilim bu doğru mu yoksa onu şimdi mi yarattı bu hikayeyi? Ama şeyi hatırlıyorum eve gazete girince onu çok okumak ve okutmak için delirdiğimi hatırlıyorum. Hüdaverdi’yi imaj olarak hatırlıyorum. Yazar olmak istediğimi hatırlıyorum. Çok kitap okuyan bir çocukluk geçirdim. Yalnız, mutlu ama okuyan bir çocukluktan sonra hani kimse yazar olmak istemez ama ben yazar olmak istediğimi hatırlıyorum. Boğaziçi Üniversitesi’ne giderken ben terapist de olmak istemedim. Psikolog olmak da istemedim.  Bana şey gibi tuhaf bir isteğim vardı. Tutarlı karakterler geliştirmek için psikoloji okumak istedim. Hatta öyle bir burs ofisi anım var. Hakikaten zor bir aile tarihim vardı. Şu oldu, bu oldu filan başvuru yaptım. Sonunda da yazar olmak istiyordum. Hani ne olmak istiyorsun, yazar olmak istiyorum. O aile hikayesine inanmadıkları gibi, o yazar olmayı da kullanarak “Sen aslında bizi mi yiyorsun? Bunlar olmamıştır” diye önce reddettiler sonra belgeler filan her şey net olunca sağolsunlar beni 6 ay terapiye gönderdiler. O yüzden düşününce şimdi aslında yazar oldum galiba. Çünkü görüntünün fişeklediği şeyler. Orhan Pamuk olamayacağımıza göre çünkü çok tembelim onun için ya da ne bileyim bir romancı için çok fazla, çok adaman gerekiyor kendini. Ama yazı da benim hayatımda çok merkez bir yerde duruyor. Ben yazmadan yapamıyorum. Hastalıklı bir ilişkim var yazıyla yani karnım filan ağrıyor, beğenmiyorum yazdığım yazıyı ya da konuşur gibi yazmak istiyorum giderek diyaloga çevirmek istiyorum bazen çok ütopik geliyor. Dün bir açılışa gittim, orada birkaç insanla tanıştım. “Sen Adnan Yıldız mısın? Biz seni daha yaşlı bekliyorduk” filan diyorlar. Bir de mamafih filan gibi cümleler kurmuyorum. Tamam, şey de yapmıyorum da “Hey dostum! Bu harika bir sergi” de yazmıyorum ama yazarlık önemli. Benim küratörlük pratiğimde de çok önemli. Ben psikolojiyi de bence o yüzden okudum, şimdi geriye dönüp bakınca. Belki de birgün yorulunca sergi yapmaktan, çünkü sergi yapmak çok fiziksel bir şey ama ne kalacak dersen bence eleştirmen de değilim. Küratör ve yazarım. Yazar olacağım, hani yazar olabildiğim kadar yazar olacağım.
Merve: Küratörlüğün senin için tanımı nedir? Çünkü senin mezun olduğun Sabancı Üniversitesi’ndeki bölümden sonra neticede çok net bir meslek tanımı yok. Mezun olduğun bölümden pratik sanatçı olanlar da var. Hatta senin döneminden de çok değerli insanlar kazandırdı bu bölüm.  Küratörlüğün tanımı senin için nedir ve ne zaman başladı senin için bu serüven?
Adnan: İnsanın kendine yakışanı giymesidir. Aslında şöyle ben küratörlük diye bir şey olduğunu bilmiyordum. Gerçekten de olunca çok sevindim çünkü bu işle uğraşmak için illa sanatçı olmak gerektiğini sanıyordum. Hatta kazara da oldum bir ara, yanlışlıkla Sabancı döneminde. Erdağ Aksel hakikaten çok enteresan bir insan. Motive edip sanat da ürettirebiliyordu. Küratörlüğün ne olduğu noktasına gelince, ben kendi yaptığım işten ziyade başkalarının yaptığı işlerle obsesif derecesinde ilişki kurup onu takip etmeyi çok seviyorum. Bence küratör, iyi bir sanat üretimi ve tartışması için gerekli şartları sağlama sorumluluğunu üzerine alan, sonra ortaya çıkan meseleyi de kamusallaştırma gücünü kendinde bulan, işleri arasında, meseleleri arasında, yazıları, sergileri arasında belli geçişler kurabilen, çok amaçlı götürgeç gibi bir şey. Çünkü temizlik de yapıyoruz, Defne’yle (Ayas) konuştuk en son mesela hakikaten sergiden önce bakıyorum temizlikçi gelmemiş. Ee monitörlerin üzerinde toz var. Şimdi Almanya’dasın 3 buçukta çocuğunu kreşten alacak. Orada hiçbir kimseyi tutamadığın gün oluyor, gidip temizlik de yapıyorsun. Yani küratör biraz öyle. Her şeyi yapar. İyi bir sergi için banka da soyan adam küratördür.
Merve: Psikoloji eğitimi almanın senin pratiğine katkısı ne oldu?
Adnan: Bazen diyorum ki keşke hiç okumasaymışım bunu çünkü tuhaf bir filtre geliştirdim, belki ben geliştirdim onu. Bazı başka davranışsal olarak ya da beden dili ya da gözlerinin, bakışlarının ya da konuşmasının detaylarından insanları kafanın bir yerinde bir yerlere koymaya başlıyorsun. Biraz farklı şekilde anlamaya da başlıyorsun. Şöyle diyeyim, hayat bir akış olsa insanlar da o akışın içinde yer alsa bir üst, bir karış yani çok değil bir karış alt, yani biraz genişliyor algın onlarla ilgili. Şu anda radyodan benim ellerimi görmüyorlar. Ben her şeyi eliyle anlatmayı seven bir insanım. Biraz açıyor, insanları daha iyi anlıyorsun ya da yanlış anlıyorsun. Ama insan haliyle ilgili içsel bir, sana dokunan, içsel bir şey geliştiriyorsun. Bazen çok ağır geliyor. Kullanışlı değil kesinlikle. Daha anlamayan, daha sert bir insan olmayı tercih ederdim.
Yavuz: Peki, şu anda Stuttgart’taki Künstlerhaus’un sanatsal direktörlüğünü yapıyorsun. Senin küratöryel anlamda iyi olduğun nokta ne sence? Belki de seni bu noktaya taşıyan.
Adnan: Sanatçılar beni seviyor. Onları anlıyorum hakikaten direktör gibi takılmıyorum. Sanatçı gibi bir hayat, sanatçılar nasıl yaşıyorsa ben de onlarla öyle yaşıyorum. Onları anlamak için, onları dinlemek için. İyi bir sanatçı dinleyicisiyim, onları dinliyorum. Bence yani. Ben de soruyorum bazen. Ahmet (Öğüt) çok küratörle çalıştın beni bir renk et. İlk kaça girerim, ilk 10’a girer miyim? Bende arada soruyorum, sıkıştırıyorum. Genelde sorduğumda ve feedback aldığımda söyledikleri şey hakikaten sanatçının yanında durabilen, onunla beraber üretebilen, onu duyan, dinleyen insan olmak benim çin çok değerli.  Üretim yapma aşamasında sorumluluk almak, o sıkıntıları çözmek benim için önemli çünkü benim serüvenim biraz farklı oldu. Ben CuratorLab’den çıktım ve orada Marysia Lewandowska yürütüyordu programı daha çok. Türkiye’de Erdağ Aksel ve Selim Birsel’le çok çalıştım Sabancı’dayken. Şimdi programını yürüttüğüm yer sanatçı evi, Türkçe’ye çevirdiğimizde. Ben kendimi sanatçı olamadım da böyle fail artist bir yerden geliyorum. Beni  sanatçının durumu, hikayesi, biyografisi çok ilgilendiriyor. Mutfağı çok ilgilendiriyor. Gizli çamaşırları, kirli çamaşırları, gizli çekmeceleri ilgilendiriyor, o yüzden sanatçının iyi arkadaşı olarak anılmak beni herhalde hayatta en çok mutlu eden iyi küratör tanımı olur.
Merve: Seni bu süreçte aklında kalan, etkileyen hem kariyerine bir etkisi olmuş ya da senin düşünsel hareketine bir katkısı olmuş aklında kalan insanlar var mı? Örnek aldığın olabilir, kahramanların olabilir.
Adnan: Saydıklarımız oldu. Saydıklarımız haricinde de uzun bir ara ve boşlukla Fulya var tabii Fulya Erdemci var. Fulya benim ilk patronumdu ve Selim ve Erdağ kadar Fulya Erdemci de küratör küratör anlamında sergi yapmayı, resim asmayı, disiplini, disiplinsizliği de her şeyi içeren ve onu hayatın içine sokmayı yani elini taşın altına sokmayı da, sanat objesinden zevk almayı çünkü herkes ya fonları konuşuyor ya künyeleri konuşuyor. Kurumsal bağlam çok önemi, herkes iyi bir fikir bulma peşinde. Fulya bana şeyi öğretmiştir, bir resimle baş başa kalmayı da öğrenmek lazım. Küratör okullarında okutmuyorlar böyle şeyleri. Hep küratörlük üstüne konuşuyorlar, hiç kimse sanatçılar üstüne konuşmuyor. Benim için çok önemli sanat objesiyle arandaki ilişki. Bauman diyor ya kim girerse sanat objesiyle izleyici arasına ne yaptığını bilmiyordur muhtemelen çünkü sonuçta günah keçisi de küratör oluyor her işin sonunda. Öyle bakınca hem referansları hem bana destekleri hem de benim pratiğime katkıları açısından hayatımda iki tane güçlü kadın var. Maria Lindt ben İsveç’teyken, bir sene o da Iaspis’te direktörken hem çalışma fırsatı buldum hem de çok öğrenme fırsatı buldum. İnsanı disipline sokan bir insan. Yoktu bende o disiplin, itiraf edeyim. Chus Martínez de kıvraklığı, olayları ortaya koymasındaki tutkusu beni çok etkiledi. Ben “Büyük Aile Şirketi”ni yapıyordum Esther Lu’yla 2007’de. 3-4 kilo vermiştim, kutuları taşıyoruz, 17 gün boyunca bir şey yapmaya çalıştık ama eridim ben. Geldi, Frankfurt’taki Kunstverein’daki residency’e aldı beni ve üç ay baktı orada. Ben ondan sonra CuratorLab’e giderken kafamda sergi yapmakla ilgili bir takım şeyler kırıldı. Niye sergi yaptığım sorusu o kadar ön plana çıktı ki önemliydi. Oradan öğrendiğim şey de benim ondan sonra her sergide yapsam mı yapmasam mı diye çekindiğim aşamaları da çok etkiledi. Her serginin bir nedeni var. Sanatsal, kurumsal, sosyal, politik, kültürel olarak açabileceğin ama iyi nedenlere dayalı, reasoning’i güçlü sergiler hatırlanır, kalır.
Merve: Küratörlük tarafını bir yere bıraktığında, eleştirmenlik bunu ne şekilde besliyor? İkisinin ilişkisi nedir?
Adnan:  Ben çok hakkıyla bir eleştirmen olduğumu düşünmüyorum. Biraz sivri dilli olabilirim belki öyle algılanıyor da olabilirim, değil aslında. Sadece gördüğü şeye tepki veren, düşündüğünü söyleyen düz bir insanım. Eleştirmen diyecekseniz Evrim Altuğ hakikaten iyi bir eleştirmen. Bir dönem itibariyle, ciddiyeti itibariyle Ahu Antmen eleştirmendir ya da ne bileyim bu işi ciddiyetiyle yapan ve bütün eğlencesiyle yapan Ayşegül Sönmez var. Onlar hakikaten eleştirmendir. Ben küratör olarak kültür-sanat sayfalarından çok sıkıldığım için zaten Taraf’ta bir sayfa koyduğum bir sene hani review istedikleri zaman yazıyorum ama ben öyle güçlü bir eleştirmen değilim. Ben sadece sergi okuyabilen, iş okuyabilen, düşündüğünü söyleyen. Eleştirmenin bir de dahabaşka bir eleştirel pozisyonu oluyor. Ondan ibaret de olmak gerekiyor çünkü her şeyi bir arada yaparsan o kadar da güçlü bir kasa dönüşmüyor bir süre sonra. O yüzden bence benim en güçlü kasım sergi yerleştirme ve sanatçıyla çalışma anlamında küratörlük ve ondan beslenen yazarlık. Tabii keşke iyi bir yazar olabilsem. O daha zor ve uzun vadeli bir şey. Hiçbir şekilde eleştirmen olduğumu düşünmüyorum.
Yavuz: Blogunda neler yazıyorsun?
Adnan: Blog çok yaptım da , blog şimdi çok yazmıyorum. Eski yazılarım filan koyordum. 2012’den beri de update etmemişim, çünkü Künstlerhaus insanın vaktini çok alıyor, enerjisini de alıyor. Daha iyi bir kurum nasıl yaparım diye düşünüyorsun. O Künstlerhaus’a gireceğiz hiç girmeyelim.
Yavuz: Evet.
Adnan: O büyük bir paket çünkü.
Merve: Oldukça gençsin ve uluslararası bir kurumun da direktörüsün. Bizim çok önemli bir konumuz aslında senden sonraki jenerasyon hatta senle denk jenerasyonda da bu fırsatlar nasıl yaratılır? Mesela senin fırsatları aslında iyi kollayan ve bunları değerlendirebilen bir insan olduğunu düşünüyorum. Neticede açık çağrılar oluyor. Bunlara başvurmak gerekiyor, zaten sürekli kafanda gerçekleştirmediğin bir takım projeler var. Belki gelecekte gerçekleştirmeyi hedeflediğin. Neler düşünüyorsun, nasıl çalışmak gerekiyor?
Adnan: Bir an anlatabilirim sana. 2008 yılında CuratorLab bitti, bursum da bitti. Bir şey yapmam gerekiyordu. Orhan Pamuk’la çalışmaya başladık. Çok sürmedi çünkü onun kafasında başka bi müze tahayyülü vardı. Ben döndüm Berlin’e. Hakikaten beş kuruşum filan da yoktu. Ne yapacağımı da çok bilmiyordum. İsveç’li bir arkadaşımla bir ofis, ayda 90 Euro gibi bir masa kiraladım. Çok da komik bir para. Her gün oraya gittim 6 ay boyunca. Niye gittiğimi bilmiyordum aslında ama gitmem gerektiğine dair bir his vardı. Acaba pizzacıda mı çalışsam diye kafamda dönüyordu ama inat etmek gerektiğini biliyordum. Yazıyla geçinerek bir şekilde o 6 ayı geçirdim ama her gün bir sergi hayal etmeyi disipline ettim. Bir duvar doldu zaten. O 6 aydan sonra ben 3-4 yarışma kazandım. Zaten 5-6 tane küratöryel sergi yapabileceğim fırsat var. Kurumların mekan ve bütçe açısından ikna etmek hakikaten çok zor çünkü rakip çok.
Merve: Kaynak sınırlı, rakip çok.
Adnan: Evet, bir de hakikaten çoğu koleksiyoner aileden gelen var, annesi müze kuran var hani küratör okulu da şeyhin kızı da küratörlük okuyor yani. Şeyi yazdığımı hatırlıyorum, “There is no audience”ı yazdım. Montehermeso onu kabul ettiğinde çok sevinmiştim. O 6 ayda yazdığım “Time-Challenger”ı da HISK kabul etti. O dönem düşündüğüm bir sergiyi daha sonra 2010’da gerçekleştirme fırsatı buldum. 6 ay hiçbir şey yapmadığımda da sadece sergi düşündüğünde o 6 ay bana üç tane sergi getirdi.
Merve: Ama fırsatları kendin kolladın, kendin başvurdun. Bu çok önemli bir nokta çünkü.
Adnan: Valla google “Curator, Open Proposal Call, 2009” yazdığımı bile hatırlıyorum.
Merve: Bunları bir Türkçe’ye de çevirelim.
Adnan: “Küratör, Açık Çağrı, 2009” yazdığımı hatırlıyorum. Şeye baktığımı da hatırlıyorum. Sergi yaparken, sponsor ararken kurumların künyelerine baktığımı da hatırlıyorum. Çok kopya çektim o yüzden. Yaptığım sergilerden birinin adı o yüzden “Copykiller”.
Merve: Aslında inat etmek gerekiyor. Sanatçı olarak da aynı şekilde inat etmek gerekiyor. Fırsatlarını kendin yaratmak gerekiyor.
Adnan: Bir de kendine inanmak gerekiyor. Bir kere Osman Dinç çok saçma sapan bir kontekstte şey demişti. Ben “Bu olacak mı? Ben çok korkuyorum, yani olacak?” dediğimde, “Senden başka buna inanan var mı?” dedi. “Var galiba, bir kişi daha iki kişi daha var” dedim. Füsun diye bir arkadaşım vardır benim bambaşka bir dünyadan ama çok tatlı bir insandır ve hakikaten yıllardır da bana çok destek oldu. Sanatla ilişki kurmadan benim üzerimden sanatla güzel bir ilişki kurdu. Şimdi biz onunla keyifli bir şekilde Palais de Tokyo’da  bir sergi görebiliyoruz. “Ben yine bir gelsem Viyana’da bir “Secession” mı gitsek?” o hale geldi yani. O geldi aklıma. Biri bana inanıyor, biri daha var bana inanan. Osman Dinç’e de ben inandım o an. Biri daha var olacak. Bence inanma meselesi, biraz da obsesif olmakla ilgili, bir de inatla ilgili. Bir de hayatta ne istediğin ve nerede durduğunla ilgili. Ben hiçbir zaman ev, araba filan istemedim. Hakikaten istediğim şey, bu işi yapmak istedim çünkü sergi yerleştirirken nefes aldığımı hissediyorum yani ne bileyim sergi kurulurken, o sergi olurken, ben de değişiyorum. Kendi değişimsel, kişisel, psikolojik problemlerim de bazen çözülüyor onlara yeni şeyler ekleniyor. Çok kendimi ön plana koymak istemiyorum, ben, ben, ben demek istemiyorum ama ben bu işi hakikaten kişiselleştirdim. Kişiselleştirmeleri gerekiyor. Eleştiri de zaten kişiselleşince güzel oluyor. Hiç kimseye dokunmayan eleştiri, yazı, sergi havaya karışıyor, buharlaşıp uçuyor.
Yavuz: Şimdi istersen senin Güncelleme programı için seçtiğin şarkıya geçelim. Şimdi Arcade Fire’dan dinliyoruz, It’s Never Over.

Merve: Güncelleme programında küratör, yazar Adnan Yıldız’la birlikteyiz. Adnan, Türkiye güncel sanatının bugünkü fotoğrafını çektiğinde hem buralı biri olarak, hem de şu anda yurtdışında faaliyet gösterdiğin için ne görüyorsun?
Adnan: Herhalde sekiz senedir dışarıda olmaktan dolayı kaba bir fotoğraf çekebilirim, o da daha önce yazdığım bir yazıda da söylemiştim. Laikler soldan, liberaller sağdan gitsin diye. Kaba bir cadde görüyorum. İki tarafında Arter ve Salt’ın, bir kaldıraç gibi düşün, gidip geldiği. O zaman Ayşe Erkmen şapkalarını gördüğümde o bana çok hakikaten CHP’li gibi gelmişti uzaktan. Hassan Khan’ın o güzel videosu da bana AKP Türkiye’sine yakışan, Mısır’la ilgilenen, sonunda Ortadoğu’ya bakabilen Türkiye gibi gelmişti. Bunlara bakınca da şey diye düşündüm, acaba BDP’yi nereye koyarım gibi düşünüyorsun bir paralellik kurarsam çünkü her şey ikili şeyler üstünden tarifleniyor Türkiye’de. Ya ocusun, ya bucusun. Biraz daha zengin olsun. Türkiye’nin çok zengin bir görsel hafızası var, çok zengin bi coğrafyası da var. Keşke köy enstitüleri kapanmasaydı da onlar Kunsverein’lara, Kunsthalle’lere dönüşselerdi istiyorum çünkü o küçük harita hiçbirimize yeten bir şey değil. Biz aslında birbirimizi ağırlıyoruz.
Merve: Kişilerin daha çok iletişimde olduğu, daha çok dayanışma içinde olduğu.
Adnan: Bir kere daha kalabalık seyirci istiyorum. 15 milyonluk şehirde, 70 milyonluk ülkede, 250-500 kişi beni kesmiyor. Ben izleyici açı bir insanım. Künstlerhaus’da sergi yaparken de blockbuster sergi yapmıyorum yine zor metodik sergiler yapıyorum ama herkes de gelsin istiyorum. Ondan vazgeçemiyorum o yüzden o harita bana yetmiyor, o harita beni sıkıyor. Egolar görüyorum, ilişkiler görüyorum, kavramlar görmüyorum, düşünceler çok az görüyorum, metodik kaygılar yerine kişisel alınan durumları görüyorum. Doğal olarak biraz genişlemek, ferahlamak istiyorum. Edebiyatın cömertliğini istiyorum mesela. Sinemanın herkesi tekrar sinema salonlarına döndürdüğü bir dönemdeyiz. “Halam Geldi”yi izledim ve çok beğendim. “Jin”i izledim çok beğendim. “Yozgat Blues”u çok beğendim. Sinemanın gücünü ve enerjisini istiyorum. Edebiyatın gücünü ve enerjisini istiyorum.
Yavuz: Harita nasıl genişletilir peki?
Adnan: Çok zor bir soru. Herhalde iyi sergiler yaparak ve herkese dokunan cesaretli konuşarak.
Merve: Belki İstanbul’la Türkiye’nin geri kalan bölgelerini biraz daha içselleştirerek, araştırmaları artırarak.
Adnan: Yani hepimizi ilgilendiren meseleler konuşarak çünkü görsel kültür her yerde artık sanat herkesin ilgilendiği bir şeye de dönüşüyor yavaş yavaş. Bir yerden yakalamak lazım. Hayatın içinden geçmek lazım. Çok genel cevaplar verebilirim.
Merve: Evet ama haritayı İstanbul’dan ibaret olarak görmemek.
Adnan: Keşke İstanbul olsa. Ben tek bir cadde görüyorum. Dedim ya, laikler sola, liberaller sağa filan.
Merve: Bu notla kapatalım.
Adnan: Kendime yer bulamıyorum burada. Teşekkürler.
Yavuz: Yorumların için çok teşekkürler ve gelip konuğumuz olduğun için.
Merve: Adnan’la bir ikinci program yapmamız gerekiyor diye düşünüyorum.
Yavuz: Evet çok hızlı geçti bu program. Tekrar teşekkürler.
Adnan: Ben teşekkür ederim. Ben de Açık Radyo’yu çok özlemişim. Ben de Açık Radyo’da program yaptım daha önce. Benim için böyle bir eve dönüş gibi oldu, ben teşekkür ederim.
Yavuz: Haftaya görüşmek üzere.

 

Advertisements

One response to “ADNAN YILDIZ

  1. Pingback: 14 Ocak 2014 Salı (245. Hafta) | _Kainatın Tüm Seslerine, Renklerine ve Titreşimlerine_ AÇIK RADYO·

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s