MERİÇ ALGÜN RINGBORG

Programı Dinlemek İçin |

Merve: Merhabalar. Güncelleme programındayız. Güncel sanat alanında çalışan sanatçıları, küratörleri, bu alanda faaliyet gösteren kişileri konuk ettiğimiz programımızda bugünkü konuğumuz sanatçı Meriç Algün Ringborg. Hoşgeldin Meriç.
Meriç:  Hoşbulduk. Teşekkür ederim.
Yavuz: Hoşgeldin. İlk şu soruyla başlayabiliriz belki de, her zamanki gibi seni tanımak adına. Bildiğim kadarıyla Sabancı Üniversitesi’nde Güzel Sanatlar ve İletişim Tasarımı Bölümü’nde okudun.
Meriç: Evet.
Yavuz: Ardından Stockholm’de Güzel Sanatlar master’ı yapmaya gittin. Sanata olan ilginin çıkış noktasını biraz daha anlamak adına bize o dönemle ilgili bilgi verebilir misin? Nasıl gelişti senin için, hikayen nasıl başladı?
Merve: Bir stüdyo pratiğin oldu mu? Çünkü Sabancı Üniversitesi’nde Erdağ Aksel’in.
Meriç: Erdağ Aksel ve Selim Birsel evet.
Merve: Selim Birsel’le. Daha önce konuklarımız da oldu aynı bölüm mezunu ve bu anlamda nasıl devam etti senin için güncel sanat alanında bir sanatçı olarak çalışmak?
Meriç: Öncelikle şuradan başlayayım. Annem ile babam Makine Mühendis, ikisi de. Sanat hiçbir zaman hayatımın bir parçası olmadı ve hani nasıl olabileceği aklımın ucunan bile geçmiyordu açıkçası. Sabancı Üniversitesi’ne gitmiş olmamın sebeplerinden bir tanesi de bu çünkü onlar benim Sabancı Üniversitesi’ne gitmemin çok iyi olacağını düşünüyorlar. İşte bir sürü bölüm seçebilirsin, bir sürü farklı dersler alabilirsin ve ne istediğini bu şekilde bulabilirsin ama daha çok böyle atıyorum mühendislik veya ekonomi alanında bir yöne gitmemi istiyorlardı. Çok bilinçsiz olduğum bir dönemdi, ne yapmak istediğimi bilmiyordum açıkçası. Sabancı Üniversitesi’ne gittikten sonra Erdağ Aksel’in dersini almaya karar verdim. Erdağ Aksel’in dersinde birden hiç beklemediğim şeyler hissettim. Onun verdiği projeleri yaparken ve o şekilde kendimi ifade edebileceğimi fark ettikten sonra sanat birden benim için bir pencere oldu. Nasıl söyleyeyim, böyle bir şeyin farkına vardım Sabancı Üniversitesi’nde. O yüzden, doğduğumdan beri sanatçı olmak istiyorum gibi bir şey yok. Bu tamamen 20’li yaşlarımdan sonra gelişmiş olan bir şey. Daha sonra İstanbul Bienali’ni görüp güncel sanatın farkına varmış olmam bu benim için çok önemli oldu. Sonra zaten üniversiteden mezun olduktan sonra, 2007 yılında İstanbul Bienali’nde 6 ay çalıştım. Dolayısıyla her şey biraz tesadüfen gelişti diyebilirim. Bir stüdyo pratiğinden bahsettin. Okulda zaten bir stüdyo pratiği üzerinden gidiyordu fakat belirsizdi biraz her şey. Okuldan mezun olduktan sonra, İstanbul Bienali’nde de çalıştıktan sonra İsveç’e taşındım. Üç sene tamamen kendime ait bir dönemim oldu stüdyoda olan. O şekilde başladı yani her şey, orada.
Yavuz: Sabancı Üniversitesi’nde stüdyo pratiğinden bahsettin. Orada biraz da fark ettim ve bir çıkış noktası oldu benim için dedin. Senin gibi bunu fark eden başka öğrenciler de var mıydı? Bu şekilde bir alana yönelmeyi seçtin mi yoksa şans mı?
Meriç: Seçerken ne seçtiğimi bilmiyordum diyebilirim. Daha sonradan öğrenmeye başladım ve çok zor bir dönemden de geçtim okuldan mezun olduktan sonra ve İsveç’e gittikten sonra. Yani ne yapmak istediğimi bilmediğim bir dönem oldu fakat İsveç’e gidişim ve orada yaşadığım deneyimimi bir şekilde sanatla ortaya çıkartabileceğimi anladığım nokta da benim için, yani böyle bir dönüm noktası gibi bir şey oldu 2009 yılında “Tüm ve Eksiksiz Vize Başvuru Formları” adlı işimle başlamıştı zaten ilk olarak. O da tamamen stüdyoda vakit geçirebilmek ve güncel sanata daha çok iç içe olmaktan ortaya çıkan bir durum oldu.
Merve: İstanbul Bienali’nde çalıştığından bahsettin. Bir sanatçı olarak işin bu arka planındaki koordinasyon, herhalde sanatçı asistanlığı yaptın, küratör asistanlığı, kitaba katkıda bulundun vs. Bunun sana nasıl bir faydası oldu? Çünkü bazen sanatçıların işin o arka planındaki şeyi deneyimleme şansları olmuyor neticede.
Meriç: Kesinlikle. Ben açıkçası bunu herkese tavsiye ediyorum. Bence gerçekten çok önemli bir şey bir sanatçıyla birlikte çalışmış olmak ve bir serginin nasıl kurulduğunu görmek. Bunun arka planının tadına bakmış olmak önemli bir şey çünkü vizyonunuzu genişleten bir şey oluyor sonuçta bir noktadan sonra. Sanatçıların nasıl çalıştığını, fikirlerin nasıl bazen emprovize şekilde geliştiğini bazen de yıllar süren şeyler sonucunda ortaya çıkarılan projeleri görüyorsunuz Böyle bir sürü farklı noktaları var pozitif olan.
Merve: Başka sanatçılarla hiç çalıştın mı?
Meriç: Başka sanatçılarla hiç öyle birebir çalıştığım bir nokta olmadı fakat şu anda Erdem Taşdelen’le bir proje üzerinde çalışıyoruz. Ben Stockholm’deki Royal Institute of Art akademide okurken bir ara beraber bir araştırma bursuna başvurduk. Proust’un “In Search of Lost Time” isimli kitabının karakterlerinin sanatsal açıdan nasıl represente edildiğini ve bunu günümüzde nasıl yansıtabileceğimizi. Evet bununla ilgili. Şu anda onunla bir kitap üstünde çalışıyoruz. Bu mesela bir sanatçıyla bir arada çalışmanın en yakın örneği bu. Fakat şöyle söyleyebilirim benim için mesela Mona Hatoum çok önemli bir sanatçıydı ve onun daha önce birçok işi benim açımdan önemliydi. Üç sene önce Mona Hatoum’un bir workshop’una katıldım İspanya’da. Orada, onunla birlikte çalıştım diyemem ama işimin onun üzerinde olan bir etkisi oldu tabii ki konuşmalardan sonra filan. Bir takım hayatımda sanatçılarla yolumun kesiştiği noktalar oldu, bunu söyleyebilirim en azından.
Yavuz: Biraz da belki işlerine dönecek olursak benim şöyle bir sorum var. Çalışmalarına baktığımızda kimlik, işte aidiyet, sınır meselelerine aslında odaklanıyorsun. Bunu da bir bakıma dil üstünden kurguluyorsun, dil üstünden sanatsallaştırıyorsun. Çalışma pratiğinde dil neden ön plana çıkıyor senin için? Uzun süredir yurtdışında yaşayan birisin.
Merve: Eşin yabancı.
Yavuz: Eşin yabancı. Bununla ilgili bir paralellik mi var ya da bunun bir etkisi var mı?
Meriç: Dil hayatımın çok önemli bir parçası tabii ki de. Mesela şu anda biz bürkçe konuşurken, eşim bu programı dinliyor. Türkçe konuşmuyor kendisi, anlamıyor söylediğimiz şeyleri. Bu benim güncel olarak hayatımın bir faktörü.
Merve: Tercüme meselesi.
Meriç: Tabii ki İsveç’e gitmiş olmamın bunda çok büyük bir etkisi oldu ve dilin kimlik üzerindek etkisi ve bir insanın kendisini ifade edebilme biçimi yani her şeyiyle tabii ki bu benim için çok önemli bir noktaya geldiği için ve işlerimde de bunlarla ilgili çalışmaya başladıktan sonra daha bir farkındalık söz konusu oldu benim için. Yurtdışında olmanın etkisi belki odur diye düşünüyorum.
Merve: Tercüme, tercümede kayıp anlamlar.
Meriç: Evet.
Yavuz: Belki bu nokta da Oxford sözlüğüyle yaptığın bir iş var. Aslında direkt paralellik gösteriyor. Bunun paralelinde sözlükle yaptığın iş daha sonra da videolara dönüştü doğru hatırlıyorsam. Bundan sonra medyum olarak neyi kullanabilirsin? Bundan sonra neye dönüşecek sence? Bunu öngörebiliyor musun ya da kafanda kurguladığın bir çalışma disiplini olarak bir rota var mı?
Meriç: benim zaten metodolojim var diyeyim. Böyle bir konu bulup, o konu üzerinde derin bir araştırma yaptıktan sonra ama derinden kastım biraz monoton, tekrarları içeren bir araştırma sonucundan sonra ortaya bir bilgi topluluğu çıkıyor ve ben de bir şekilde bunu bir forma dönüştürüyorum. İşimde yaptığım şey bu aslında. Oxford İngilizce sözlükte yaptığım şey ise, daha doğrusu Oxford İngilizce sözlüğü kullanarak yaptığım şeyde aynen bu vardı. Oxford sözlüğünün içine girip mesela bir kelimenin bir cümle içerisinde nasıl kullanıldığını gösteren cümleleri toplamaya başladım. Bunları toplayıp ortaya yavaş yavaş böyle bunları bir araya getirerekten hikayeler çıkartmaya başladım. Bunlar tabii ki tamamen “immaterial” şeyler. Bunu nasıl diyebilirim Türkçede?
Merve: Soyut.
Meriç: Soyut şeyler. Bunu tamamen bir forma dönüştürmenin tek yolu yazıyı kullanmaktı. Bunu nasıl farklı formlara dönüştürebilirim, bunu irdelemeye başladım ve şu anda üzerinde çalıştığım şey gene bu cümlelerden oluşan bir senaryo yazıyorum. Bu da kısa bir film olacak. Bu senaryo içerisinde bir aktör var, sadece boş bir tiyatro sahnesine gelen. Bütün konuşmaları, bütün hareketleri bu sözlükte bulduğum cümleler tarafından şekillendiriliyor. Sonuçta projenin irdelediği şey, kendini ifade edebilme kapasitesi olabilir mi bir insanın yani kelimelerini, sözlerini seçemeden, sadece ortada olan bir şeyi kullanarak orijinal bir çıkartabilir misin ortaya veya gerçekten kendini ifade edebilir misin bütün bu kısıtlamalara rağmen? Yani biraz ifade özgürlüğüne de giden bir şey. Sözlüğü kullanmamın sebebi de, dil çok önemli bir noktaya geldi hayatımda ve sözlüğü çok fazla kullanıyorum. Bütün bu cümleler artık bir yerden sonra fazlasıyla dikkatimi çekmeye başladı ve biraz da bu cümlelere yazık oluyor gibi saçmasapan bir bağlanma da söz konusu. Bunları tekrar kullanmak olabilir mi? diye başladı, şu anda uğraştığım şey de bu senaryo bakalım bu da bir video gibi bir şey olacak büyük ihtimalle.
Merve: Sence bu tercümeyle, çünkü senin hayatında da tercüme hayatının büyük bir parçası fakat İsveç’e gitmeden önceki dönemde neticede Türkiye’de büyüdün ve burada okudun. Sence tercümeyle kültürel kimliği kaybetmek söz konusu mu?
Meriç: Bunu şöyle örneklendirebilirim. Benim bir arkadaşım birkaç dil konuşuyor işte İngilizce, İsveçce, İspanyolca ve kendisinin her zaman böyle İspanyolca’da daha komik, İngilizce’de daha ciddi ve İsveçce’de daha kendini  ifade edebilme kabiliyeti olan bir insan kimliği olduğunu düşünüyor. Bu da sonuçta en büyük kanıtı bir dilin bir insan üzerindeki kimliği nasıl ifade ettiği ve gitmeden önce benim için bu, bu kadar farkında olduğum bir şey değildi çünkü birden fazla dil, birden fazla ifade biçimi hayatımda yoktu. Dolayısıyla o kimliğini aktarmada dilin önemi çok büyük. Başka bir örnek daha verebilirim. İsveç’e gittiğimden beri mesela ismim Meriç’ten o C’nin nasıl denir?
Yavuz: Noktalı C?
Meriç:  O değişimden bir sürü farklı noktaya gitti. Merik oldu, Miyerik oldu, Erik bile olduğu zaman oldu yani ve hiçbir zaman Meriç değil. Meriks filan. Bu da tabii insanın isminin ne kadar değerli ve önemli bir şey olduğunu ve başka bir toplum içerisine girdiği zaman bu ismi kaybetmenin ne kadar farklı şekilde insanı etkileyebileceğini yani  benim için bu önemli bir detay oldu işimde.
Yavuz: Peki sanatsal ifade biçiminde rahat ettiğin bir dil var mı? Sanatsal ifadenin bir dili söz konusu mu? Biraz önce bahsettiğin gibi İngilizce olabilir, Türkçe olabilir ya da bilmiyorum öyle bir şey yok diyebilirsin.
Meriç: Şimdiye kadar İngilizce oldu ama açıkçası bu beni çok rahatsız ediyor. Burada bir sergi yaptım geçtiğimiz Eylül ayında NON Galeri’de.  İşlerin hepsi İngilizce’ydi, onların hepsi Türkçe’ye çevrildi ama bir izleyici olarak bir sergiye gittiğiniz zaman yani elinize böyle bir 20 sayfa çeviri verilmesi çok rahatsız edici bir şey de olabilir tabii ki. Türkçe’yle olan bağlantım çok iyi değil farkettiniz mi bilmiyorum, çok da iyi Türkçe konuşamıyorum şu anda çünkü her zaman kendimi İngilizce ifade ediyorum. Dolayısıyla sanattaki dil de belki bu ama bunun daha da ötesine geçen bir görsel dil tabii ki var yani çünkü o İngilizce’yi daha doğrusu aklımdaki fikirleri bir forma sokmuş oluyorum eninde sonunda. İşlerimde bana en doğal gelen, en basit ve en ne diyebilirim en basit formu seçmeye çalışıyorum çünkü fikri ifade eden en doğru şey o olur gibi geliyor.
Merve: Aslında biraz önceki dil meselesini konuşurken, bir tane iş vardı “Derin Devlet” işin adı. Butler. Karen Mirza, Brad Butler’ın.
Meriç: Hatta yarın sergileri açılıyor.
Merve: Bu iş eski bir işleriydi yalnız ama işin ismi Türkçe “Derin Devlet”ti belki sen bu işi zaten biliyosundur ama Türkçe bir isim koymalarının sebebi de bütün dünyadaki bu anlamı ifade eden kelimeleri araştırıyorlar ve en çok bu ifadenin Türkiye’de kullanıldığını farkediyorlar. Dünyada bu “Derin Devlet” kavramını en çok kullanan, yani günlük dilde de kullanan yer Türkiye olduğu için hem de anlamını ifade ettiği şey “Derin Devlet” yani o kelimeyle en iyi ifade edildiklerini düşündükleri için. Bir videonun adıydı yani aslında senin söylediğin şey hani hangi dilde ifade ettiğin belki de çok önemli değil, o sırada ne ifade etmek istediğinin hangi dilde karşılığı olduğu.
Meriç: Kesinlikle katılıyorum yani benim yapmak istediğim işlere uyan dil İngilizce’ydi. Belki şu anda İstanbul’da daha çok zaman geçirmeye çalışıyorum ve belki burada  bulunduğum süre boyunca ilgimi çekecek bir şey olacak ve belki bu sadece Türkçe bir şey olacak. Böyle bir şey yapmayı da çok istiyorum çünkü dediğin gibi kimlik ve dilin bağlantısı çok büyük ve bir şekilde sadece İngilizce ve yani benim kimliğim sonuçta İngilizce değil. İngilizce sonradan ödünç almış olduğum bir kimlik diyeyim.  O yüzden belki evet.
Yavuz: İsterseniz şimdi şarkıya geçelim. Şimdi Meriç’in Güncelleme programı için seçtiği şarkıyı dinleyelim hep birlikte. Ólöf Arnalds’ın Bjork’le yaptığı bir şarkı bu. Surrender.

Merve: Güncelleme programında Meriç Algün Ringborg’la beraberiz. Meriç, şimdiye kadar aslında senin sanatsal faaliyetlerinle ve geçmişinle ilgili konuştuk. Başka bir yöne geçmek istiyorum. Sen yurtdışında yaşayan Türkiye’den bir sanatçısın. Dışarıdan baktığında, 2007’de ayrılmıştın sanırım. 2007’de gördüğün ve İstanbul Bienali’nde çalıştın, o zaman gördüğün güncel sanat ortamıyla, etkinlikleri, faaliyetleri, sanatçılarıyla bugün gördüğün arasında ne farklar var?

Meriç: 2007’den beri benim İstanbul’a gelişlerim böyle bayram için, yaz için, böyle bir hafta, 10 gün maksimum zamanlar oldu ve her geldiğimde böyle bir yeni bir yer açılmış oldu. Böyle yeni çok önemli bir sergi var. 2007’den beri şu ana kadarki sanat dünyasının aşırı derecede hızlı gelişmiş olduğunu gördüm bu şekilde. Çünkü uzaktan baktığım zaman tabii ki her şey aynı şekilde devam ediyormuş gibi de göründüğü zamanlar da oluyor ama  sanki devamlı bir şeyler oluyor, devamlı insanlar geliyor buraya dışarıdan, konuşmalar yapıyorlar. Sanat dünyasında böyle bir patlama olduğunu gördüm, bunu söyleyebilirim en azından. Stockholm’de mesela böyle bir şey yok çünkü çok uzun zamandır her şey yerleşmiş ve çok fazla şey değişmiyor.
Yavuz: Oturmuş bir yapı var.
Meriç: Oturmuş bir yapı var. Yeni yerler açılmıyor. Bu Modern Museum – Moderna Museet ne zamanlardan beri var? Sanırım 80’lerden beri, 80’ler değil çok çok daha öncelerden beri var. Farklı tabii ki Stockholm ile İstanbul. Çok şeyi kaçırdığımı hissettiğim zamanlar bile oldu hatta ve şöyle görüyorum en azından dışarıdan baktığım zaman. Çok birbirine destek olan, küçük de olsa bir sanat camiası var burada ve biraz her şey birbirini itekleyerek veya birbirine destek olarak bir şekilde arkadaşça geliştirilen bir camia var gibi görüyorum ve bence bu çok farklı bir şey diğer mesela Avrupa’daki yerlerden gördüğüm kadarıyla.
Yavuz: Merve’nin sorusuna ek olarak, Stockholm’dede galerin var bildiğim kadarıyla, Türkiye’de de var Galeri NON. İki galeriyle çalışıyorsun. Ben de şeyi sormak istiyorum. Arada nasıl farklar görüyorsun galerinin işleyişi açısından? Bunu biraz da sanatçı olarak buradaki galerilerin şu andaki işleyişine dair senin fikirlerini öğrenmek için soruyorum aslında.
Meriç: Stockholm’deki galeri 80’lerden beri varolan bir galeri, “Nordenhake” ismi. Oldukça gelişmiş, daha doğrusu gelişmiş demeyeyim yerleşmiş bir galeri ve risk almak istemiyor çok fazla. Çok güvenli bir şey içerisinde gidiyor ve ne diyeyim risk almıyor. İstanbul’daki Galeri NON sadece 4 senedir var ve şu anda dünyanın en genç galerilerinin arasında her zaman yer alabilen bir galeri haline gelmiş. Bütün bunların hepsi risk alarak ve kimi zaman mesela ticari olmayan sergiler de yapmayı göze alarak ortaya çıkan bir şey bu. Çok farklı yani bu ikisi arasındaki farklılık benim için bu ama ikisinin dengesi çok önemli çünkü tabii ki ticari olduğunu da unutmamak gerekiyor bu galerilerin. Non-profit değil bunların hiçbirisi.
Merve: Tabii, sürdürülebilirliğini sağlamak için neticede.
Yavuz: Para kazanıyor olmaları gerekiyor.
Meriç: Evet.
Merve: En azından kendini döndürebilecek kadar Pazar kazanması gerekiyor.
Meriç: Aynen. Arasındaki fark bu ve bunun da bu az önce dediğim birbirine destek olma, bir şekilde sanat camiasını beraber geliştirmeye çalışma, çünkü yeterince devlet desteği yok bu konuda. İşte onun vermiş olduğu bir şey olduğunu düşünüyorum bu galerilerdeki risk ala şeyinin ve bir şekilde sanat dünyasını daha geliştirmeye adanmış bir şey olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla Stockholm’deki galeride böyle bir şey olduğunu düşünmüyorum.
Merve: Koleksiyonerlerle birebir ilişkin var mı?
Meriç: Yok, zaten benim işim şu ana kadar çok fazla özel koleksiyonlar değil de enstitüler ve müzeler daha çok satın aldılar. Bir tane koleksiyoncuyla bir ilişkim var. O da bu sene 6 tane işimi satın aldı. Ve gerçekten, Brezilya’lı birisi ve hatta beni oraya da davet etti yani ilk defa hayatımda böyle bir şey geldi başıma. İlk başta biraz sakındığım noktalar da olmuştu. Biraz da sensitive, hassas bir durum ama onun dışında yok.
Merve: Geçtiğimiz sene yurtdışında önemli sergilere katıldın. Vancouver Contemporary Art Gallery, Art in General ve önümüzdeki dönemde de devam edecek. Türkiye’den destek alıyor olmak, neticede biz de SAHA Derneği aracılığıyla tanışıyoruz. Türkiye’den destek alıyor olmak yurtdışında çalışan Türkiye’den bir sanatçı için nasıl algılanıyor, nasıl bir ilişki kuruluyor, kurumla nasıl bir ilişki kuruluyor?
Meriç: İlk bu olduğu zaman gerçekten kulaklarıma inanamamıştım böyle bir şey olduğuna. O yüzden çok önemli ve çok takdir ettiğim bir şey gerçekten ve Türkiye’den bir destek alıyor olmak da çok ilginç bir şey benim için çünkü burada bir üretim yapmadım, burada bir sergi yapmadım, sanat hayatımı Stockholm’de devam ettirdim son 6 senedir ve daha çok uluslararası sergilere katıldım. Bu beni gerçekten olumlu bir şekilde etkiledi, böyle bir destek almak. Sadece bunu finansal açıdan konuşmuyorum, çünkü sonuçta bir yerden sonra buradan gittim ben. Buraya ait gibi değilim aslında ismimde taşıyorum ve yaptığım şeyler de işte dediğim gibi İngilizce’yle çalıştım daha çok, burada çok fazla üretim yapmadım. O yüzden tekrardan buraya ait gibi hissettim kendimi bu destekle ve benim için önemli bir şeydi bu.
Merve: Harika.
Yavuz: Çok iyi. Belki bilmiyorum zamanımız var mı? Biraz daha var galiba. Uluslararası sergilere bir anda çok katılan bir sanatçı oldun, özellikle SAHA’ya gelen başvurulardan da bunu söyleyebilirim. Nasıl oldu bu? Sen bunu başardın, yeni sanatçılar nasıl kazandırılabilir ve nasıl bu noktaya gelebilirler?
Merve: Daha çok fırsat nasıl yaratılabilir?
Yavuz: Dille ilgili çalıştığın için mi, işlerin odak noktası olarak çok uluslararası olduğu için mi? Kişisel görüşün nedir bununla ilgili?
Meriç: Buna böyle içeriden bakıp da bir analiz yapmak çok zor bir şey benim için ama şimdiye kadar benim uluslararası sergilere davet edilmemin sebepleri hep insanlarla tanışmak ve birebir studio visit’lerden ortaya çıktı. Dolayısıyla yurtdışından birileri geldiği zaman kurumlara, kurumlar bir şekilde onları Türk sanatçılarla tanıştırmalı, birebir vakit ayırmalı ve bu şekilde geliştirilebileceğini düşünüyorum.
Merve: Atölye ziyaretleri, tamam.
Yavuz: Zamanımız doldu. Sana çok teşekkür ederiz konuğumuz olduğun için.
Meriç: Ben teşekkür ederim, beni davet ettiğiniz için.
Merve: Teşekkürler Meriç, çok keyifli bir sohbetti.
Yavuz: Evet. Haftaya görüşmek üzere.

Advertisements

One response to “MERİÇ ALGÜN RINGBORG

  1. Pingback: 7 Ocak 2014 Salı (244. Hafta) | _Kainatın Tüm Seslerine, Renklerine ve Titreşimlerine_ AÇIK RADYO·

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s