İLKAY BALİÇ

Programı Dinlemek İçin |

Merve: Merhaba, Güncelleme programına hoşgeldiniz. Sanatçı, küratör, yazar, sanat profesyonelleri gibi güncel sanat alanında faaliyet gösteren kişileri konuk ettiğimiz ve onları tanımak üstüne kurguladığımız programımızda bugünkü konuğumuz editör İlkay Baliç.
İlkay: Merhaba.
Merve: Hoşgeldin İlkay.
Yavuz:  Hoşgeldin İlkay. Aslında seni biraz daha iyi tanıyabilmemiz açısından Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Şehircilik okudun. Sonrasında senin için nasıl gelişti bu hikaye, bu alanda çalışmaya başlamak? Kısaca bahsedebilirsen çok sevinirim.
İlkay: Tabii ki. Yıldız’da şehircilik okudum dediğin gibi, ondan sonra daha Sosyal Bilimler ağırlıklı devam etmek istedim eğitimime.  Boğaziçi’nde Sosyoloji yüksek lisansı yaptım. O sıralarda akademide devam etmek niyetindeydim. Doktora yapmak gibi planlar vardı ama biraz daha böyle bir, daha serbest olabilmek, kendi araştırma alanlarımı belirleyebilmek gibi heveslerim de vardı. Sivil Toplum’da çalışmaya niyetliydim. Bilgi Üniversitesi’nde bir Sivil Toplum Kuruluşları Yönetimi sertifika programı vardı, ona devam ettim. Sonrasında tesadüfler, arkadaşlarımın önerileri beni bu alanda çalışmaya sevk etti. İstanbul Bienali’nde çalıştığım dönemde de aslında hem herhalde kendi eğilimlerim, becerilerim diyeyim ya da birikimim. Daha ziyade editörlük alanında onlara daha faydalı olabileceğim sonucuna varmamıza neden oldu. Dolayısıyla bienalin hem yayınlarının hem işte o sırada… Yani aslında o editörlük tanımından biraz bahsedeyim size.
Yavuz: Lütfen.
İlkay: Şu anda yaptığım şeyin ne olduğunu anlamak için de iyi olabilir. Böyle bir iş tanımı ortaya çıktı. Yani bir kurumda, bir sanat kurumu içinde özellikle böyle benim gibi çalışan bir editör ne iş yapar biraz anlatabilirim. Yani şeyden devam edelim, İstanbul Bienali’nde bir süre çalıştıktan sonra da aslında bu bir iş tanımına dönüştü ve şu anda da serbest olarak verdiğim hizmetin tanımı gibi. Çeşitli kurumlarla beraber çalışıyorum. Şu anda da Arter’le beraber çalışıyorum sözleşmeli olarak ama başka kitap projeleri ve başka editöryel projeler yapmaya devam ediyorum. Bienal’de verdiğim hizmetle şu anda Arter’e yaptığım şey benzeşiyor aslında. Hem Arter açısından şöyle bir şansım oldu. Her sergisinde bir yayın yapan bir kurum, dolayısıyla benim işte düzenli sözleşmemiz var ve birlikte çalışmaya sürekli devam ediyoruz. Aynı zamanda şöyle de bir şey, İstanbul Bienali’nde tasarımcı Esen Karol ile bir işbirliğimiz başladı ve tasarımcı-editör işbirliğinin de ne kadar öğretici bir şey olduğunu benim için fark ettim. Dolayısıyla bu alanda çalışmaya devam ettim. Bu iş tanımına gelince, bir yayının ortaya çıkış süreci en başından itibaren işte o sergiye veya o sanatçıyla beraber çalışmakla başlıyor. Tabii ki serginin, yani size verili olan bağlam aslında nasıl bir yayın yapabileceğinize dair bazı sınırları, bazı kuralları tanımlamış oluyor en baştan. Ama siz yine de bunun içinde hareket edip işte onun nasıl bir yayın olacağıyla ilgili özellikle tasarımcıyla, küratörle, sanatçıyla işbirliği halinde bir şey geliştirebiliyorsunuz.  Bunun yanı sıra kurumun tabii kendini anlatan metinlerinin, işte basın bültenlerinin veya kurumun ürettiği tüm içerik bir şekilde o editör denen kişinin de elinden geçmiş oluyor ya da işte facebook’ta, twitter’da nasıl bir dil kullanacağına dair de önerileriniz olabiliyor vesaire. Böyle bir iş yapıyorum aslında.
Yavuz: Kurumun dilini oluşturmak aslında bir anlamda.
İlkay: Kurumun dilini aslında yöneticiler ve kurumsal iletişimcilerin oluşturması gerektiğini varsayıyoruz. Öyle de olmalı zaten. Benim yaptığım şey en azından yani şey gibi düşünebilirisiniz hani “Ya onu öyle söylemeyelim bence. Öyle söylediğimizde şöyle sakıncaları var” gibi fikrimi söylüyorum, fikrimi ifade etmiş oluyorum. Böyle bir şey.
Merve: Peki İKSV’de bienal ekibinde çalışırken neticede bienalin sanırım iki edisyonunun kitabını yaptın, editörlüğünü yaptın. Fakat bu ekipten ayrılma süreci nasıl oldu? Çünkü akademik olarak çalışmaya devam etmek istediğini söylemiştin. Araştırmaya, yazmaya devam etmekle ilgili bir şey aslında. Belki biraz bağımsız yazar olabilmek için mi? Kendi araştırmalarını, yazılarını yazabilmek için mi?
İlkay: Yani bir bağımsızlık hevesim hep var. Hep de yani olmasını istediğim bir şey. Bir yandan da hayatını idame ettirmek için belli kurumlarla bazen dönemsel, bazen çok daha uzun vadeli işbirliklerine girerek en azından hayatını devam ettirecek parayı kazanmaya çalışıyorsun. Benim durumum bu. Bu durum içinde de kendi hayatımı para karşılığında verdiğim hizmet ama hala anlamlı da bulduğum, verdiğim hizmeti sadece para kazanmak için verip kenara çekilmek gibi de bakmıyorum ona. Hala hayatımda anlamlı bulduğum bir pratik ama onun dışında da kendi yapmak istediğim başka şeylere, başka araştırmalara vakit ayırabilecek bir yapı oluşturmaya çalışıyorum kendi hayatımda için. Yani hala bağımsız kalarak bunu sürdürmeye çalışıyorum. Bienal’de de iki edisyonda aynı tarz editörlük yaptım ve aynı türden bir hizmet vermeye devam ettim. Buna bu arada şey de dahil oluyor tabii yani biraz daha genişliyor aslında o tanım gittikçe çünkü sergi etiketleri de senin elinden geçiyor, sponsor dosyaları da, kime neyi nasıl anlatmamız lazım, küçük bir broşürün küçücük bir metni, logolar işin içine giriyor, şu, bu, bir yandan aslında bütün oradan çıkan basılı ve yazılı bütün içeriğin kontrolü. Daha doğrusu koordinasyonu ve senin elinden geçmesi gibi bir durum oluyor. İstanbul Bienali’nin önemli bir öğrenme fırsatı oluşturduğunu düşünüyorum ve iki sene çalıştıktan sonra ben oradan çok şey öğrendim. Benden sonrakiler öğrensin diye düşündüm yani aynı görevde uzun yıllar kalmak bana çok manalı gelmedi.
Merve: Aslında İKSV bienal editörlük görevi tanımı anlamında senin için önemliydi. O dönemde sen çalışırken Arter veya Salt gibi kurumlar yoktu. Bu fırsatlar aslında daha yeni ortaya çıkmaya başladı, yani bir editör olarak bir konumlandırma yapılması Türkiye’de ne derecede eksik?
İlkay: Yani sanat alanı içinde benim anladığım kadarıyla çok da sanat yayını yapan, Yapı Kredi’nin yaptığı monografiler var, işte sanat kurumları ellerinden geldiğince yayın yapıyorlar son yıllarda, vs. ama böyle sanat yayıncılığı anlamında sadece sanat yayıncılığına odaklanan bir yayınevimiz, işte devam eden kurumsallaşmış, bir şekilde birikimin aktarıldığı, devredildiği, bir şekilde insanların yazmayı çok arzu ettikleri birçok dergimiz diyeyim yani bir var iki var belki ama birden fazla ikiden fazla dergimiz, başka yayınlarımız çok fazla olmadığı, yeni yeni ortaya çıkmaya başladığı için bu alanda da aslında yeni bir şeydi. Arter 2010’da kuruldu ve aslında böyle düzenli bir editöre ihtiyaç duyan bir çağdaş sanat kurumu olarak belki bir ilk çağdaş sanat kurumuydu diyebiliriz. İKSV’de bu arada yanlış bir şey söylemiş olmayayım İstanbul Film Festivali’nin, Müzik Festivali’nin her zaman düzenli editörleri vardı ve onlar bu benim bienal için yaptığım iş tanımını kendi festivalleri içinde devam ettiriyorlardı ama çağdaş sanat alanından bahsedersek aynı zamanda da gittikçe son yıllarda şey de arttığı için, sanata sosyal bilimlerle, teoriyle bakan metinlere olan talep diyelim son yıllarda arttığı için daha sosyal bilimler formasyonunda olan yani iki dilli yayın yapma meselesi tabii apayrı bir konu olarak buna ekleniyor. Çünkü Türkiye’de çalışan pek çok sanat kurumu sadece yerel alanlarla sınırlı kalmayı reddediyor aslında, bunun dışına çıkmak istiyor. Dolayısıyla yaptığımız pek çok yayın iki dilli oluyor. Ve yine çalışma şeklimizde çok sıkı zamanlamaları, çok sıkışık zamanlandırmaları gerektiriyor. Bir sergiye doğru hazırlanırken aynı zamanda sanatçı ve küratör de o sergiye giden yolda yani kervan yolda düzüldüğü için ve sergi hazırlanmaya doğru giderken çok her şey son dakikaya doğru sıkışıp bütün kararlar alındığı için onun yayınını oluşturmak da çok sıkışık bir zamanlamayla oluyor.  Bir zincir gibi düşünürseniz bizi benden tasarımcıya, tasarımcıdan matbaaya giden hepimiz için çok sıkışık zamanlandırmalar söz konusu oluyor ve bunun içinde hareket etmemiz gerekiyor bir şekilde. Sorunu unuttum bile, neydi?
Merve: Aslında cevapladın, sonradan başka bir yere doğru gittin.
Yavuz: Yazı yazmak ya da eleştiri yapmak neden zor? Yayıncılık anlamında yayıncı yok dedin çok fazla, neden yok denilecek kadar az? Hatta şöyle bir yere de gidebiliriz. Editör olarak ilk akla gelen isimlerden biri sen oluyorsun genel olarak. Neden sence güncel sanatta editörlük gibi bir işte talep yok ya da talep yok denmez belki ama var da başka türlü unsurlar mı devreye giriyor?
Merve: Ya da başka türlü işler yapmak zorunda mı kalıyorlar?
İlkay: Valla şeyi bilmiyorum hayatta. Kim yazar olmak ister, kim editör olmak ister? Bu insanın nasıl bir arzusundan gelir? Kitap yapmak istemek bir tür arzudur, başkalarının yazdıklarını toparlamak ve biraraya getirmek, bunları bir kurgu içinde belli bir naratif, belli bir anlatı içinde, belli bir kurgu diyelim evet. Belli bir kitap kurgusu içinde, iki kapak arasında biraraya getirme arzusu nasıl bir arzudur bilmiyorum ama bende buna yönelik bir eğilim olduğunu yıllar içinde tesadüfen keşfettim diyelim. Şu anda istediğim şekilde yapabildiğimde yani tasarımcıyla sıkı bir işbirliği içinde bir kurgu oluşturabildiğim durumlarda bu işi yapmaktan zevk alıyorum. Bir yandan şunu da biliyorum şu anda Türkiye’de “Şöyle bir kitap yapmak istiyorum” dediğinde önünde açılabilecek yeni fırsatlar, bulabileceğin sponsorlar, sana destek olabilecek yayıncılar, kurumlar gittikçe böyle büyük bir hızda çeşitleniyor. Yani son yıllarda da Halil’lerin eforları gibi düşünebilirsiniz. Bir sürü bu alanda çalışan insan, angaje insan diyelim, bu alanda yayıncılık faaliyetlerini başlattı ve sürdürüyor. Kendi çabalarıyla ama artık kurumlar da daha fazla destek verebiliyorlar. Bir yandan benim tek, bu kitap kurgusu dediğim, hoşuma gidiyor dediğim, yapmayı seviyorum dediğim şeyi yapmak için seçtiğim yegane alan da değil çağdaş sanat ya da sanat alanı. İşte sizin gayet iyi bildiğiniz, geçtiğimiz sene İKSV’nin 40. Yılı kitabı için Didem Ermiş’le beraber bir ikili çalışma yürüttük. Bütün araştırma sürecinden başlayarak onun nasıl bir kitap, nasıl bir tarih yazma yaklaşımı geliştirilebileceğinden, nasıl bir araştırma yaklaşımı geliştirilebileceğinden başlayarak onu kitaba dönüştürmeye başladığımız süreç benim için hem çok zor hem de çok zevkli geçti. Bir yandan da işbirliğinden çok öğrenen bir insan olduğumu zaman içinde iyice anladım. Hem dediğim gibi tasarımcılardan gerek Esen Karol’dan, gerek son zamanlarda beraber çalıştığım Bülent Erkmen’den çok şey öğreniyorum. Gerekse işte Didem gibi, şimdi Arter’deki “Bahane”yi birlikte yaptığımız İz Öztat gibi yakın çalıştığım, başka işbirliği yaptığım insanlardan da çok şey öğreniyorum.
Yavuz: Güncelleme programında gelen konuklardan bir şarkı istiyoruz. İlkay’dan da istedik, şimdi kendisinin seçtiği şarkıyı sizlerle paylaşıyoruz. Interpol’den geliyor. The Scale.

Merve: Güncelleme programında konuğumuz İlkay Baliç, editör İlkay Baliç. Röportajımıza devam ediyoruz. İlkay, güncel sanat eleştirisi yazıyor musun?
İlkay: Ben sanattan yola çıkarak, gördüğüm bir şeyden ya da yola çıkarak o sırada kafamdaki sorularla onu karşılaştırarak deneme yazmayı seviyorum. Dolayısıyla doğrudan bir sanat eleştirisi üretimim yok.
Merve: Yayınlıyor musun?
İlkay: Yazabildiğim zaman, buna doğru düzgün vakit ayırabildiğim zaman ve kafamda bir mecra olduğu zaman, nereye gittiğini bildiğim zaman yayınlamayı tercih ediyorum yoksa bazen bitirmiyorum bile. Ama bazen bir şey bana kuvvetli bir üzerine yazma arzusu veriyor. Sonra bazen onunla ne yapacağımı bilemiyorum. Bir ara bir blog açtım, sonra devam etmedim filan, uzatmayayım.
Merve: Türkiye’de sanat eleştirisi yok denecek kadar az da denilebilir. Sence bunun sebebi nedir? Biraz önce aslında yayınların azlığından sözettin fakat bunun dışında özgür bir ifade ve yazı alanı var mı Türkiye’de ?
İlkay: Hala çok küçük bir camia içinde olup bitiyor her şey. Herkes birbirinin yani birbirimizin yaptığı işler üzerine konuşma kültürümüzün çok sınırlı olduğunu düşünüyorum. Ben çoğunlukla bir sergi açılışında veya Arter’de “Bahane”yi açtığımızda hiçbir zaman, hiç bir negatif şey duymuyorum, doğrudan bana kimse yaptığım şeyle ilgili. Her zaman, her şey şahane gibi duyuyorum.
Merve: Yapıcı eleştiri dahil?
İlkay: Yapıcı eleştiri de çok duyduğumu söyleyemem. “Şu yaptığınız İKSV 40. Yılı kitabının şusunu beğendim” diyen çok az oldu bize ama “Harika bir kitap” diyen çok oluyor. Dolayısıyla burada bir takım kriterler kişiselleşmemiş, objektif kriterlerle bir şeye dair ayrıntılı bir analiz sunma, bir eleştiri sunma meselesinde biraz zorlanıyoruz herhalde ve biraz da kim, kimin hakkında ne düşünür, dediğim gibi çok küçük bir camia içinde olup bitiyor ve cemaatleşme çok yoğun var. Kim kime ne der, ne olur vs. birazcık “Bahane”de de bunu yapmaya çalıştık. Birbirimizin yaptığı şeyler üstüne konuşalım, birbirimizin söylediği şeylere de tepki verebilelim. Hem gündelik hayatta hem de yazı hayatında bir hakkında konuşma kültürü kolaylaşsın. Bunu arzu ediyorum. Nasıl olur bilmiyorum, neden yokun cevabını da bilmiyorum ama gözlemim bu.
Merve: Cemaatleşmeden bahsettin Türkiye’de güncel sanat alanında. SAHA Derneği’nde beraber çalıştık, SAHA Derneği’nde de editör olarak çalıştın. İKSV için bir kitap yazdın hem orada da kurumda da çalıştın. Arter için çalışıyorsun. Salt için sanırım küçük bir projede yer aldın.
İlkay: Düzelti yaptım sadece.
Merve: Sen ilişkilendirilmekten nasıl kaçınabiliyorsun? Daha doğrusu kurumların altında bir kimlik olmaktan nasıl arındın?
Yavuz: Ya da kaçınman gereken bir durum mu?
İlkay: Hayır değil, herkes için değil, muhakkak ki değil. Ben bağımsız kalmak ve kendi üreteceğim şeylere her zaman bir alan bırakmak istiyordum, kendi zamanım kendime ait olsun. Doğru bir karar mıdır, en iyisi midir bilmiyorum belki de mesaili bir işte çalışsan ve akşamlarını, haftasonlarını daha iyi kullansan daha fazla şey üretmen mümkün olabilir. Şu anda çünkü yaptığım şeyler bir yandan bütün vaktimi alır hale geliyor. Zamanımı çok iyi yönetebilen bir duruma hala gelemedim. Ama bir yandan da nasıl yaptın diye sorarsan, bunu risk alarak yaptım. Başka yolu olduğunu da sanmıyorum. Bir süre sigortalı olmamayı, bir süre az kazanmayı filan kabul ederek, işte bir süre sonra gelen her şeye evet dememe hakkını kullanarak ama aynı zamanda o riski de alarak vs.
Yavuz: Aslında Arter’deki “Bahane”yle ilgili bir sorum var. Bunun da çıkış noktası…
Merve: Bahane’den kısaca bahsedelim istersen.
Yavuz: Tabii, bilgiyi tutmanın ve saklamanın en iyi yolu kitap mıdır sorusundan biraz da aklıma gelen bir soru olarak. Şu anda “Bahane”den de biraz bahsedecek olursam, Arter’de son açılan sergilere eşlik eden ve senin İz Öztat’la birlikte oluşturduğun bir proje. Genelde aslında bir yayını mekan olarak kullanıyorsun, burada gerçek anlamda somut bir mekan söz konusu. İkisi arasındaki denge nasıl gelişti, kolay motivasyon sağladın mı?
Merve: Belki bu bahsettiğin geri dönüşleri, kitaplarda veya yayınlarda alamadığın geri dönüşleri mi almaktı hedef?
İlkay: Yoo şöyle bir şeydi aslında. Bu teklif bize Arter’den geldi. Temmuz ayında geldi. Üç katta birer kişisel sergi yapıyoruz, katlardan bir tanesini de bir okuma ve etkinlik alanı olarak düzenlemek istiyoruz. Sergilerle ilişkilendirilen bir şey yapmak istiyoruz şeklinde geldi. Biz de İz’le beraber bu sergilerle daha kavramsal bir ilişkilendirme yolu kendimize bulmaya çalıştık. Öyle bir yol aradık. Birazcık onların nerelerde kesişebildiği ve onların kesişim alanlarının bizim kendi sorularımızla, meselelerimizle nasıl kesiştiğini araştırarak başladık işe. Dolayısıyla “Bahane”nin bir programı var. O programa başta şey karar verdik, yani böyle büyük uzmanlar, yurtdışından büyük isimler getirmeye değil o bütçeyi Türkiye’de bizim kuşaktan kültürel üretim yapan, işte araştırma yapan, akademik insanların biraraya gelip diyaloğa geçebileceği bir yer olmasını arzu ettik. Orada başlayan, başka yerde başlayan diyolglar orada devam edebilsin ya da orada başlayan bir süreç evrilip başka bir şeye dönüşebilsin istedik, çünkü bir konuşma olduğu zaman kendi gözlemim ve hoşlanmadığım şey, gidiyorsun hiç kimseyle tanışmadan etmeden bir şeyi dinliyorsun ama artık bunu internetten de yapabiliyorsun. Bu programın kaydı da internetten dinlenebiliyor. O biraraya gelişin bu durumda ne anlamı olabiliyor? Dolayısıyla öyle bir mekan olsun ki, biraraya gelip çalışabilelim, birbirimizle diyalog halinde aynı konularla uğraşmak isteyen insanlar biraraya gelebilsin ve oradan yeni üretimler çıkabilsin istedik. Bu biraz Arter’in misyonuyla da paralel bir şeye evrildi neticede. Arter’in de böyle bir amacı var. Bir yandan kitaplarda da şöyle bir şey yapmaya çalışıyorum, bütün ekip olarak çalışıyoruz aslında Arter’de buna. Diyelim ki bir Mat Collishaw sergisi oluyor, işte bir İngiliz sanatçı geliyor Türkiye’de bir sergi açıyor. Yayınlara birer katalog gibi, sergiyle ilgili bilgi veren ve sanatçının istediği istikamete doğru bir okuma öneren kitaplar olarak değil, Türkiye’den yazarların da katkıda bulunabildiği, o sanatçıyla tanışabildiği ve aralarında bir diyalog oluşabilen ve oradan yeni şeyler söylenebilen alanlar olarak bakmaya çalışıyoruz.  “Bahane” de aslında aynı şeyi yapmaya çalıştık. İKSV kitabında da yani benim demek ki böyle bir şeyim varmış diye düşünüyorum. Orada da bir kırk yıl İKSV’de çalışan kişileri işin içine kattığımız bir anlatı oluşturmaya çalışmıştık. Onların anlattığı bir tarih, onlara ait bir tarih ve kendi kendini anlatan bir kurum gibi düşünmüştük. Aslında “Bahane”de de benzer bir biraraya geliş söz konusu benim için.
Yavuz: Bir de “Bahane”nin programına baktığımda aslında benim en hoşuma giden şeylerden bir tanesi, sadece güncel sanatla ilgili kişileri değil biraz daha disiplinlerarası düşünüp daha ortaklık kurabilecek ve ilişki kurabilecek kişileri de programa dahil etmenizdi.
İlkay: Evet, yani işte bu kültürel üretimin yani bir kültür sanat alanı var, bu alanda üretim yapan bir sürü insan var. Bu alana sosyal bilimler dahil, bir sürü şey dahil ve burada bir ilişkisizlik, bir temassızlık gözlemlememek elde değil. Hepimiz için aslında benzer bir rahatsızlık söz konusu belki de. Dolayısıyla sanatın öyle illa da işte ilişki kurmak için çok yüksek aracılara ihtiyacın olan, anlaman için saatlerce okuman gereken bir şey olmaması, sanatla ilişki kurma yollarının kişi kadar çeşitli olabileceği filan buralardan birazcık hareket ederek, bu insanları biraraya getirmek istedik.
Yavuz:  Sen neler okuyorsun? Devamlı takip ettiğin bir yayın var mı Türkiye’de ya da uluslararası anlamda da olabilir?
İlkay: Valla elime ne geçerse okuyorum. New Yorker takip etmeye çalışıyorum. Türkiye’de işte Bir+Bir, Express, Sanat Dünyamız, vs. dergilerini olduğu kadar takip etmeye çalışıyorum. Sürekli olmayabiliyor benim için. Yani çok doğrudan, sadece sanata odaklanan sıkı bir takibim olduğunu söyleyemem. Sergi anlamında da aynı şeyi söyleyemem. İlgimi çeken şeyi kaçırmamaya çalışıyorum. Tek yapabildiğim bu, o da her zaman elimden gelmiyor. Merve: Peki, teşekkür ederiz.
İlkay: Biz teşekkür ederiz.
Merve: İlkay Baliç’e teşekkür ederiz.
İlkay: Ben teşekkür ederim.
Merve: Bugünkü Güncelleme programının konuğu editör İlkay Baliç’ti.
Yavuz: Teşekkürler İlkay.

Advertisements

One response to “İLKAY BALİÇ

  1. Pingback: 19 Kasım 2013 Salı (237. Hafta) | _Kainatın Tüm Seslerine, Renklerine ve Titreşimlerine_ AÇIK RADYO·

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s