HALİL ALTINDERE

Programı Dinlemek İçin |

 

Yavuz: Güncelleme programına hoşgeldiniz, programla ilgili yine kısa bir bilgi vererek başlamak istiyoruz programa. Merve’yle birlikte Türkiye’den güncel sanata destek veren ve uluslararası görünürlük sağlayan SAHA Derneği’nde çalışıyoruz ve sıkça konuşma fırsatımız oluyor ve sorularımız da doğuyordu. Radyo programı da bu konuşmaların sonucunda ortaya çıktı diyebilirim. Türkiye’den güncel sanat aktörlerini tanımak üstüne kurguladık biz bu programı. Geçen hafta programımızda Haldun Dostoğlu ile sohbet ettik, kendisi Galeri Nev’in kurucu direktörü, bugün ise yanımızda sanatçı, küratör ve yayıncı Halil Altındere var. Hoşgeldin Halil.
Halil: Hoşbulduk, teşekkürler davetiniz için.
Merve: İlk olarak ben bir soruyla başlamak istiyorum. 90’lar sonrasında aslında ilk İstanbul’a taşındığında pek çok dinamik değişmişti İstanbul’da. Göç alan bir İstanbul’dan söz ediyoruz, nüfusu artan, tüketimi kuvvetlenen. Bu dönemde geldiğinde neler gözlemledin, ne tür eksiklikler gördün ki farklı sanatçılık, yayıncılık ve küratörlük kimliğin doğdu?
Halil: Aslında ilk 2005 yılında İstanbul’a gelmiştim, o zaman Plastik Sanatlar Derneği TÜYAP’ta Genç  Sanat diye bir sergi yapmışlardı. Bu sergi Türkiye’de ilk defa güzel sanatlar kurumlarının dışında farklı jenerasyondan insanları biraraya getirip, özellikle gençleri ve sadece İstanbul, Ankara, İzmir değil Türkiye’nin farklı birçok şehirden genç sanatçıların üretimlerine olanak ve kapı açan bir etkinlik olmuştu. Ben ilk oraya katıldığımda ilk kez İstanbul’un sanat ortamını deneyimleme şansım olmuştu. Zaten son sınıftaydım, bir şekilde ben Çukurova’da okurken de hep zaten kafam buradaydı buradaki sanat ortamını takip ediyorum ya da yabancı sanat dergilerinden dünya sanat ortamını takip ediyordum fakat olanaklar kısıtlıydı. Boğulacaksak hadi büyük denizde boğulalım deyimi bir şekilde benim için de herhalde öyle bir şey geçerli. Ben valizimi aldım ve hiçbirşey yokken, kalacak yerim bile yokken geldim, arkadaşlarla kalıp. Yüksek lisansa başvurdum ve Marmara Güzel Sanatlar’da resim bölümüne kabul edildim, Prof. Balkan Naci İslimyeli ile. Bu dönemde Plastik Sanatlar Derneği’nin başında Hüsamettin Koçan başkan olduğu dönem, tartışmalar, yayınlar, kitaplar ve sergilerin olduğu  bir dönemdi. Hatta senin sorunla da ilişkili olarak Habitat yapılmıştı 96’da. İkinci katıldığım sergi de Habitat’taki öteki sergiydi Antrepo’da. Hemen René  Block’un yaptığı sergiden hemen sonra yapılmıştı bu. René Block sergisi sadece benim için değil, benim kuşakdaşım sanatçı için bir müze sergisi gibi olmuştu Bienali. Ve sanırım bu Türkiye’deki sanat genç katılımlar için büyük bir kırılma oldu. Zaten 96’dan sonra da Rosa Martinez seçilmişti, benim aslında keşfeldilmem, bir şekilde uluslararası dolaşıma girmem Rosa Martinez’in beni 97’deki bienale davet etmesiyle başlamıştı diyebilirim.
Yavuz: İlk işini hatırlıyor musun?
Halil: O dönem ben kimliklerle ilgili işler yapıyordum ama o zaman teknoloji çok gelişmediği teknik olarak daha küçük formatlarda ama dosyamda proje bazında bu işleri yapıyordum. Bienale katılınca hem prodüksiyon desteği açısından hem de işini istediğin şekilde hayata geçirmesi açısından bir destek oluyor. Bir milyon türk lirası vardı, Atatürk’ün yüzünü örttüğü bir de kimlikli işlerim, 2 işli bir projeyle katılmıştım “Tabularla Dans” diye. Ondan sonra da zaten benim için yurtışı sergilerinin kapısı açılmış oldu.
Merve: Peki, sanatçı olarak üretiminin dışında sergiler yapmaya başladın, bir dergi çıkardın Vahit Tuna’yla birlikte. Birincisi bu dergi nasıl bir ihtiyaçtan doğdu?
Halil: Demin dediğim gibi Adana’da öğrenciyken İstanbul’u fazla gözümüzde büyütüp gittiğimizde sanki her türlü şeye ulaşabileceğimiz yargısı vardı. Ama buraya geldiğimizde bir şekilde aslında bir hayal kırıklığı da olmuştu. Güncel sanatla ilgili bir hareketlenmeler vardı, özellikle bu 80’lerde “Öncü Türk Sanatından Bir Kesit” daha sonra “ABCD” sergileri, İstanbul Bienali’nin yarattığı ivme, “Günümüz Sanatçıları” gibi sergiler olmasına rağmen, ne yazık ki bu tür üretim biçiminin tartışıldığı bir platform yoktu. Benim ilk işim Plastik Sanatlar Derneği’ne böyle bir dergi, o zaman çağdaş sanat sonradan güncel sanat Vasıf sonrası süreçte. O zaman öğrenci olduğumuz için çok ciddiye alınmadık. Güncel sanat sadece dekorasyon, mimarlık ve populer kültür dergilerinin arka sayfalarında böyle birer paragraflık haberler şeklindeydi. O dönemde hatırlıyorum, Arredamento dekorasyon dergisi en ciddi Hüseyin Bahri Alptekin, Özgür Uçkan’ın, Vasıf’ın, rahmetli Deniz Şengel’in yazılarının olduğu şeyleri oradan takip ediyordum, topluyordum. O yazıların hep fotokopisini çeker dosyalardım, bir kütüphane oluşturur gibi. Dolayısıyla daha 80’lerden Hürriyet Gösteri, Milliyet Sanat’ta çıkan kavramsal sanatla ilgili metinleri zaten toparlıyordum. Bu dernek, bu dergi çıkarma projesine çok sıcak bakmayınca biz kendimiz neden yapmayalım diye. O dönemdeki genç etkinliğe katılan, sonrasında arkadaş olan kitleyle 7-8 kişilik bir arkadaşla bunun içerisinde sanat tarihçi, dansçı, performansçı, edebiyatçı, fotoğrafçı, sanatçı farklı disiplinlerden insanlar vardı. Hatta o dönemde DAGS diye bir derneğimiz vardı, hemen genç etkinlik sonrasında kurduğumuz, disiplinlerarası genç sanatçılar derneği, hatta o dönemde hep bir tartışma vardı, bir tartışma ortamı, bir tür komün hayatı gibi yaşıyorduk, her gün bir yerde sabaha kadar tartıştığımız anlar ama bu tartışmaları yayınlayabileceğimiz bir ortamın eksikliği bende bir şey yarattı çünkü beklentiler daha farklıydı ve bunu kimse yapmasa ben yapayım ya da biz yapalım ve 99’un Haziran ayında bu dergiyi çıkardık. Vasıf da o zaman New Yorktan yeni dönmüştü kendisinin de yıllardır yapmak istediği Resmi Görüş diye bir dergi vardı ve o yazın iki tane güncel sanat dergisi çıkmıştı İstanbul’da.
Yavuz: Bu dergi Artist aslında Türkiye’den güncel sanatçılara yer veren bir monografi kitap serisine dönüştü. O geçiş süreci nasıl oldu, yani dergi bitti diyebilir miyiz, yoksa bir ara mı verdi?
Halil: Dergi aslında ilk başta beğendiğimiz türkçeye çevrilmesini istediğimiz metinlerin çevirisiye başladık, daha sonra özgün metinlere dönüştü, kendi yazarlarımızı oluşturduk bir şekilde insanları yüreklendirtip yazılar yazdırdık ve zamanla “Artist” ekibi oluştu. Sonrasında bu genç sanatçıların üretimini, burada yapılan sergileri ya da gezdiğimiz dünyaki farklı bienal ya da müze sergilerindeki önemli gördüğümüz bazı önemli sergileri dosyalar yaptık. 10 sene kadar bu çıktı, sonra 2007’de bunu durdurduk. Sebebi de biz yola çıktığımızda kurak bir ortam vardı, yayın yapabilecek spesifik olarak güncel sanatla ilgili yayın azlığından dolayı biz yaptık. Sonrasında birçok genç sanatçı 2000’lerle birlikte yurtdışına gidip artist in residency’lerden döndükçe, Art Management okuyup geldiklerinde okuyup yazan ya da internet dergileri gibi başka platformlar da olduğu için bizim yapmamıza gerek kalmadığını düşünüp dondurduk. Artist yaşam biçimi gibi, sizin bir parçanız, ben sanatını yaptığım sergileri ya da küratörlüğünü yaptığım sergileri farklı görmüyorum, hep bütün olarak birbirini destekleyen şeyler. Daha sonra da genç sanatçılarla ilgili ilk kitapları olmak koşuluyla monografiler yaptık, şu an 7 tane oldu, 3 tane daha çıkaracağız. “Users Manuel” kitabı çıktı 2007 yılında, 2011’de “101 yapıt”, en sonunda da bu Eylül ayında “Çocuklar için Türkiye Güncel Sanatı” diye bir kitap yaptık, o şekilde yayıncılık devam ediyor, tabii bir de küratörlük ayağı da var.
Merve: Küratörlük ayağına geçmişken, aslında o dönemde sergilenmeyen, çoğunun ilk sergisiydi bu karma sergiler, 2000’li yılların başlayan, o dönemde sergilenme imkanı bulmayan sanatçıların sergileriydi. Benim hep merak ettiğim kendin sanatçı olarak faaliyete devam ederken, hem dönemdaşların hem de senden belki daha genç bir jenerasyondan bahsediyoruz, sergilediğin. Kendi görünürlüğünü planlarken, kendi işlerini üretirken,başkalarını sergilemek ve aslında o dönemde varolmayan bir sanatçı grubunu ve bölgeyi on plana çıkarmak aslında senin için bir risk teşkil etmiyor muydu, nasıl bir motivasyondan doğdu?
Halil: Aslında 2000’lerin başıyla birlikte bazı dönüşümler de oldu, 90’larda ne kadar bir sanatsal üretim orta jenerasyonda olsa da onu gösteren bir AKM vardı rahmetli Nilgün Özayten’in direktörlüğünü yaptığı, Beral Madra’nın yeri, Galeri Nev, daha birkaç küçük şey. 2004’te İstanbul Modern kurulana kadar çok ciddi bir kurumsal yapı yok aslında güncel sanatla ilgili. Vasıf’ın 2001’de Proje4L ve Platform’u açmasıyla birlikte biraz hareketlenme oldu. Aslında benim ilk yaptığım sergi de Vasıf’ın davetiyle oldu. 2002 yılında Proje4L’nin başına geçtiğinde bir yaz sergisi yapmak istemişti gençlerle ilgili ama “Halil sen 90’lardan beri bu genç etkinlik jenerasyonundan gelen birisin.  İstanbul’un dışından geldin ve İstanbul dışındaki genç sanatçılarla ilişkin iyi Artist dergisinden dolayı. Sen de yardımcı küratör olur musun?” diyerek bir destek amaçlı davet etmişti beni. O kadar çok öneride bulundum ki serginin çoğunluğu diğer şehirlerden, 16 farklı şehirden. Bugün üretimleri yoğun olarak gündemde olan kişilerin aslında ilk işlerini gösterdikleri bir sergiydi “Plajın Altında: Kaldırım Taşları”. Sonrasında da bu farklı ilgi ve tepkiler çekti çünkü farklı dillerde konuşan işler, farklı politik pozisyonları yanyana getiren ve yeraltındaki sanatçıları yeryüzüne çıkardığımız bir sergi olmuştu bu. Hemen ardından da zaten 2003’te “Seni Öldürdüğüm için Çok Üzgünüm” sergisini tek başıma düzenlemiştim, orada da yine 34 sanatçıyla.
Merve: Kendini gösterme motivasyonun yok muydu?
Halil: Aslında bu sanat üretiminden küratörlüğe geçiş sürecinde 99’dan 2000-2004’e kadar neredeyse çok az eser üretmişim, dönüp baktığımda. Hiç farkında olmadan çünkü sürekli dergi yapıyorum işte kitapla ilgili hazırlıklar yapıyorum ya da küratörlük ön planda. Sonradan, yıllar sonra baktığımda portfolyomda bir eksiklik var, özellikle CV’ime baktığımda o yıllarda fazla iş yapmamışım. Bir 2002 yılında üç bienale katılmıştım: Manifesta, Gwangju ve Cetinje Bienali. Ha onlara da cepten katılmıştım. Ama bu zamanla, dediğim gibi ayrı görmediğim için bu üç farklı ilgi alanım paralel olarak devam etti. Çok ayırmıyorum zaten o yüzden de önemli değil.
Merve: Ön planda olmakla ilgili bir motivasyonun aslında olmadı, belki de hala yok.
Halil: İlla kendim üzerinden, kendi işlerim üzerine yoğunlaşayım, kendi bireysel kariyerim üzerinden değil de İstanbul’daki sanat ortamının dönüşümüyle ilgili bir şeyler yapma beni daha çok heyecanlandırıyor. Ben de çünkü onun bir parçasıyım.
Merve: Peki, tabii buranın dönüşümünde çok da büyük bir payın olduğu kesinlikle yadsınamaz fakat bu senin için bir risk teşkil etti mi hiçbir zaman? Sanat üretimin adına şu anda geriye baktığında bir boşluk gördüğünü söylüyorsun.
Halil: Yok, aslında beni heyecanlandıran bugün bu genç sanatçılar orta yaşlarına doğru geliyorlar baktığımızda. İlk sergilerini birlikte yapmış olmamdan ben daha çok gurur duyuyorum ve en azından doğru yolda gittiğimizi düşünüyorum.
Yavuz: Seni şu anda heyecanlandıran sanatçılar var mı?
Halil: Eee, buna evet demem zor. Sebebini de biliyorsunuz belki de. Sanat dünyası hiçbir zaman olmadığı kadar ticarileşme sürecinden geçiyor. Bu normal bir süreç. Amerika’daki ya da Avrupa’daki bu süreçten çoktan geçildiği için. Benim küratörlüğünü yaptığım sergiler herhangi bir küratörün yaptığı sergilerin benzerini yapmak değil, bir defa ben küratör değilim. Beni sergi yapmaya iten neden, olmasını isteyip ya da beğendiğim işlerin birlikte sergilenmemesini ya da neden ben yapmıyorum diye sorgulanmasına bir cevap aramak açısından o sergileri yapıyordum. Dolayısıyla artık bugün farklı küratörler de sergiler yapıyorlar ama daha çok galeri sistemi ve ticari market üstünden bir eğilim olduğu için ben biraz daha mesafeli yaklaşıyorum.
Yavuz: Biz her programımızda davet ettiğimiz konuğumuzdan bir şarkı rica ediyoruz. Halil’den de ettik. Kendisi de Tahribad-ı İsyan’dan Ghetto Machines şarkısını istedi. Şimdi sizlerle birlikte dinleyelim bu şarkıyı.

Merve: Güncelleme programında Halil Altındere ile birlikteyiz. Halil, şu ana kadar programda geçmişte yaptıklarından söz ettik. Birtakım eksiklik ve ihtiyaçlardan doğan sergiler ve yayınlardan. Hala da bu yayınlar devam ediyor, sergiler de umarım devam edecek. Bugüne baktığında bir nevi bizim jenerasyon içinde bir kahin gibi görülebilirsin aslında. Çünkü hep öngörülerinle hareket ederek faaliyet gösteriyorsun. Bugüne baktığında, geçmişi değerlendirdiğinde bugünün ihtiyaçları ve eksiklikleri sana göre nedir?
Halil: Demin konuştuğumuzda, 2000’lerin başında bir hareketlenme olduğunu söylemiştik. Bu farklı şehirlerden İstanbul’a göç, hem entelektüel hem de sanatsal anlamda. Ankara’dan ciddi anlamda bir göç oluyor. Hocalar, yeni üniversiteler kuruyorlar, sanat bölümleri filan. Dolayısıyla bir entelektüel göç oluyor İstanbul’a. Aynı zamanda 2000’li yılların başında yaptığımız sergiler, farklı şehirdeki insanların da İstanbul’da görünür olmaya başladığı bir süreci başlatıyor. İstanbul Modern, Galerist’in açılması. Galerist’in açılması önemli galericilik tarihinde çünkü güncel sanatın spesifik olarak sadece yüzde yüz güncel sanatın tek başına sanatçının yaşamını idame ettirmekte, bir mesleki şey olarak ortaya tez atıyor. Murat Pilevneli onu çok iyi başarıyor. Bu da birçok galericinin ya da galericiyi etkiliyor ve hemen ardından 2000’lerin ortasından sonra birçok galeri açılıyor. Bunların birçoğu yaşları genç ve yeni galeriler. Yeni sanatçılarla çalışıyor ve farklı bir sanat ortamı oluşuyor. Kurumlar tabii daha ağır gidiyor, müzeler. Varolan müzeler de tabii daha çok Türk Modernizmi üzerinde gidiyorlar ya da geçici sergilerde daha yoğun olarak kabul görmüş sanatçıların çok bilindik işleri üzerinden giden bir şey, çok deneysel, laboratuvar tarzı yapılabilecek hem küratöryel hem de sergileme anlamında çok büyük deneyler olmuyor. Bu yeni jenerasyon galericiler biraz bunu dönüştürüyorlar yaptıkları sergilerle. Ama zamanla sanat pastası büyüyünce, daha zengin aileler de bu işin içine girdiğinde bu işin yönü biraz değişiyor.  2007 yılında Hou Hanru’nun mesela küratör olarak İstanbul Bienali’ne davet edilmesi başka tür bir kırılmaya da neden oluyor çünkü Hou Hanru’nun eğilimi belli ve onun buraya gelmesiyle bir sürü inisiyatif açılmıştı. Yavuz belki hatırlar PiST’teki bir toplantıda şunu iddia etmiştim: Hou Hanru İstanbul Bienali küratörü olarak seçildi ve önümüzdeki 6 ayda 7-8 tane inisiyatif açılacak demiştim ve nitekim de öyle oldu. Ama ne yazık ki Hou Hanru bienali unutulduktan sonra inisiyatifler de azaldılar, 2-3 tane kaldı. Onların da ne yazık ki etkinlikleri azalır oldu. Ben hatırlıyorum eskiden her akşam bir inisiyatifteydik. Book launch oluyor, konuşmalar oluyor falan filan.
Yavuz: PiST’te, BAS’ta buluşuyorduk.
Halil: Çok hareketliydi ve bu güzel bir şeydi. Bu aşırı ticari dönüşümün başladığı süreçte non-profit ve tamamen sanatçıların kontrolünde olan mekanların açılması da güzel bir şeydi. Bir yandan da güncel sanata merak salan ve eser toplayan küratörler çıktı. Dolayısıyla yeni kuşak, genç galericiler ya da yeni kuşak sanatı toplayan koleksiyonerler bir anda bu sanatçıların bütün bu şey içerisindeki rolleri üzerinde bir aynı döneme denk geliyor. Tabii bu inisiyatifler çok hızlı bitti demek istemiyorum ama etkinliklerini azalttılar. Koleksiyonerler biraz güç kazanmaya başladılar çünkü koleksiyon galeri ilişkisi, sanatçıların eserlerine yatırım başka bir şey. Çok bilmediğimiz bir konu ama bir yandan da lokal sanat ortamını etkileyen ve dönüştüren bir şey. Bugünlere baktığımızdaysa eskisi gibi bir şey söylemek çok zor çünkü hani ticari sanat gidişatı aslında benim çok haz etmediğim bir konu ama bir yandan da bu da sanat marketinin bir parçası. Be iki türlü marketten hep bahsediyorum. Bir ticari market, bir de uluslararası dolaşımın olduğu bir market. Ben daha çok ikincisiyle ilgileniyorum. Bir sanatçının üretiminin sadece burayla ilgili değil, dünyaya seslendiğini ve hem kendini oluşturma hem de görselliğini sergilerini dolaşıma soktuğu. Ahmet Öğüt örneğin, Emre var, Aslı gibi genç sanatçılar var. Burak’ın yaptıkları filan. Bir yandan da galerilerin böyle küçük starcıklar çıkardığı bir süreçten de geçiyoruz. Öyle bir şey oluyor ki, basından her türlü onlarla ilgili haberler çıkıyor, çok popüler oluyor, her türlü lokal markette koleksiyonlara giriyorlar ama bir yandan da Misak-ı Milli sınırları dışında hiçbir şeyleri olmuyor. Bu da çok yapay bir gündem yaratıyor. Ben her zaman genç koleksiyoner arkadaşlarıma da söylüyorum, bir işi alırken tamam burayla ilgili işleri de alın ama dünyada neler yaptıklarını da takip edin. Hangi önemli sergiye ya da hangi önemli küratörlü sergiye, müzeye ya da hangi koleksiyonda olduklarına da bakın. Bu da şey tabii yeni bir başlangıç olduğu için koleksiyonerlerin de tabii bir şekilde öğrenerek ya da ne bileyim kendi kendilerini eğiterek, bazı sanat danışmanlarıyla kendilerini dönüştürebilecekleri bir ortam. Sanatçıların pozisyonu, demin dedin ya hani bir sergi yapmak istiyor musun diye, şu an bugün bir sergi yapar mısın dediğinde ben biraz gerçekten dururum çünkü en son yaptığım sergi bu hemen Tütün Deposu’ndaydı. Zaten o günden sonra pozisyonlar daha da farklılaştı çünkü 2000’li yılların başında birlikte yola çıktığın ya da olanak sunduğun kişilerin bugün kendilerini konumladıkları nokta çok farklı, çok ticari. Sanatsal ve ideolojik pozisyonları çok arka planda. O yüzden de ben daha kuşkuyla yaklaşıyorum.
Yavuz: Sen de aslında yerelden beslenen üretimler ortaya çıkartıyorsun. Ben şeyi merak ediyorum örneğin Madrid’teki solo sergin. Burada ürettiğin, çok buraya odaklanan işler orada nasıl algılanıyor sence? Ya da bu yurtdışıyla kurduğun ilişki nasıl daha konuşmanın başlarında residency’lerden bahsetmiştin. Bu deneyiminden biraz bahsedebilir misin?
Halil: Bu yayın ve küratöryel deneyim kadar kendi sanatsal üretimimde kurduğum dille aslında daha çok “buradan beslenen, burası için” hep bu motta üzerinden gidiyor. Ama biraz da sanat eseri nasıl yaptığın ve nasıl gerçekleştirdiğin ve nasıl bir dil kullandığın da önemli. Ben de başta kuşku duysam dahi buradan beslenerek Türkçe işler yapma, zamanla bu uluslararası sergilere yoğun bir şekilde katılma deneyimim, bir şekilde sanatın dili çünkü farklı. O yüzden de çok sıkıntı yaşamadım. CA2M Müzesi’ndeki Madrid’te serginin konumu, küratörün bakış açısı, hatta o mekanın eğitim programı bütün yapıp ettiklerimle örtüşen bir şeydi. O yüzden de oraya gittiğimizde işlerin çalışışını gördüğümde ben de şaşırmıştım çünkü ilk defa eski ve yeni işlerim birarada sergileniyordu ve ilk müze sergim. Bu arada o serginin gerçekleştirilmesinde SAHA’nın büyük katkısı oldu. Buradan da teşekkür ederim kendilerine.
Merve: Biz teşekkür ederiz. Aslında o sergiye iki defa gitme fırsatı bulmuştum gerçekten ortaokul, lise öğrencileriyle doluydu sergi. İşlerin çok iyi çalıştığını ben kendim de gözlemledim. Bu tabii büyük bir şanstı. Son bir soru olarak şunu sormak istiyorum. Geçmişte İstanbul’a geldiğinde birtakım sanatçı kahramanların olduğundan bahsetmiştin bir röportajında. Bugünün kahramanları var mı senin için? Bugün güncel sanat ortamında senin kahramanların kimler? Yaşayan kahramanlar.
Halil: Kill your heroes diye bir deyim vardır ya. Benim başıma da geldi o, çünkü Çukurova’da öğrenciyken İstanbul’da bir sürü kahramanım vardı ama hep söylüyorum buraya geldiğimde ama onlarla tanıştıkça hero’larım tek tek ölüyorlardı, en sonunda baktım kimse kalmadı. Dediğim gibi belki fazla beklentiden kaynaklanan bir şey. Dedim ya hani yayın yok, farklı bir tartışma ortamı yok, sevdiğim küratörler at gözlüğü takmışlar sadece orta kuşak, yaşlı ya da üç büyük şehirde yaşayan aynı kabulü görmüş marketin içindeki sanatçıları sergiliyorlar. O yüzden de o eskisi gibi kahramanlarım yok eskisi gibi günümüzde. Artık her gün değişebiliyor.
Merve: Peki bu noktada bitirelim.
Halil: Sizin iki gün önce bu Co-Pilot’ta sohbet ederken Elmas Deniz vardı. O bir şey söylemişti sizinle paylaşmak istiyorum, SAHA’da çalıştığınız için. Şey demişti bana, bugün SAHA’nın yaptığı aslında 2000’lerin ortasında inisiyatiflerin yaptığı şey gibi. Çünkü şundan önemli, gerçekten SAHA’nın pozisyonu şu açıdan önemli Türkiye’de çünkü sanat prodüksiyonunu destekleme anlamında çok ciddi bir şey yok. Bir Arter’in açılmasıyla beraber orada açılan sergilerin sanatçılarının eserlerini destekliyorlar. Onun dışında galerilerin, kurumların, inisiyatiflerin, devletin ya da müzelerin hiç öyle bir şeyleri yok. Bu derneğin de önemli gördükleri bazı projeleri hiçbir karşılık beklemeden desteklemeleri önemli bir şey. Non-profit olması iyi. Bu inisiyatiflerle karşılaştırma nedeni sanırım oydu Elmas’ın.
Merve: Çok çok teşekkür ederiz.
Yavuz: Çok teşekkür ederiz, çok güzel bir şey söyledin.
Merve: Halil’den SAHA Derneği ile ilgili bunları duymak bizim için çok önemli çünkü bu güncel sanat ortamının olumluya doğru dönüşümünde en büyük katkısı olan insanlardan biri.
Yavuz: Elmas’ın yorumu da çok iyi.
Halil: Vaktimiz yok ama değil mi son bir şey.
Merve: Vaktimiz bitti. Teşekkür ederiz Halil katıldığın için.
Halil: Ben teşekkür ederim.
Yavuz: Teşekkür ederiz. Güncelleme programının sonuna geldik. Haftaya görüşmek üzere.

Advertisements

One response to “HALİL ALTINDERE

  1. Pingback: 5 Kasım 2013 Salı (235. Hafta) | _Kainatın Tüm Seslerine, Renklerine ve Titreşimlerine_ AÇIK RADYO·

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s