HALDUN DOSTOĞLU

Programı Dinlemek İçin |

Yavuz: Güncelleme programına hoşgeldiniz. 6 ay boyunca Merve ile birlikte her Salı 15:30-16:00 saatleri arasında Açık Radyo’da olacağız. İlk programımız olduğu için biraz kısaca program hakkında bilgi vermek istiyorum. Ondan sonra konuğumuz Haldun Dostoğlu ile sohbetimize başlayabiliriz. Kısaca bu programı oluştururken ve bu program üstüne düşünürken, bugüne ait kişisel bir arşiv oluşturmak fikrinden yola çıktık. Bu şekilde de aslında güncel sanat aktörlerini tanımak üstüne röportajlar yapmak istiyoruz. Tabii şu anda hem sanatçı hem de küratör konuşmaları birçok kurum tarafından düzenleniyor. Biz biraz bundan farklı olarak, kişilerin son odaklandığı projelerin dışına çıkıp bu kişileri tanımak üstüne röportaj geliştirmek istedik. Gelen konuklarımıza program öncesinde soruyoruz hangi şarkıyı çalmak istediklerini ve onların seçecekleri şarkıya da yer vereceğiz.
Merve: Merhaba ben de Merve. Her ayın sonundaki son programda da bir sanatçı davet ediyor olacağız ve radyoyu bir sanat mekanı olarak kullanıp bir ses işi yapmalarını istiyoruz. Her ay sonunda da böyle bir programla karşılaşacaksınız. Ben Haldun Bey’e merhaba demek istiyorum. Haldun Dostoğlu.
Haldun:  Merhaba Merve, merhaba Yavuz.
Yavuz: Hoşgeldiniz.
Haldun:  Sizlere kolay gelsin bol şans, başarılar.
Merve:  Teşekkür ederiz. Haldun Bey, Açık radyo dinleyicilerinin…
Haldun: Bey?, Bey?
Merve: Bey. Haldun Bey, Açık radyo dinleyicilerinin çok iyi tanıdığı bir kişi. Üç sene önceye kadar 15 senedir Açık radyoda program yapıyordu. Sanat çevresinin de çok iyi tanıdığı biri aynı zamanda 29 senedir Galeri Nev’in kurucusu, 29 senedir de bu işi yapıyor. Hem bir devir teslim gibi onunla başlamak istedik hem de Türkiye’de modern ve çağdaş sanatın duayen galericilerinden biri.
Haldun: Teşekkürler.
Yavuz: İlk şu şekilde başlayabiliriz diye düşünüyorum. Sanat kariyerinize ilk nasıl başladınız? Yani mimarlıktan geliyorsunuz bundan sonra süreç nasıl gelişti? Mekan açma süreci nasıl gelişti? Bunu merak ediyoruz.
Haldun: Mimarlık okuduktan sonra yedi yıl da mimarlık yaptım ben. Yedi yılın sonunda mimarlık yapmaktan vazgeçtiğimde, bildiğim tek şey artık mimarlık yapmayacağımdı ama ne yapacağımı bilmediğim bir yıl var 83’ün sonunda.  Son üç yılında Amerika’da bir ofiste çalışıyordum. Sonra Amerika’dan Türkiye’ye dönüp ne yapacağımı bilmeden geçirdiğim o bir yıl içinde, daha önceden mimarlık faaliyetine başlamadan önce bir yıl süreyle de Mimar Odası’nda birlikte çalıştığım Ali Artun’la “Onu mu yapalım, bunu mu yapalım” derken böyle hayalimizde gelişmekte olan fikir, bir dergi çıkarmaktı. İşte derginin adı da, adını da koymuştuk hatta. Hayal olacaktı. Image’tan tercüme Hayal ve hiç söz olmayacaktı tamamen görsellerden oluşan bir dergi. Fakat o yaz tatil için Fransa’dan Türkiye’ye gelen halen de arkadaşımız olan o zamanki arkadaşımız Selçuk Demirel dedi ki “Ya saçmalamayın dergi mergi filan zor iş, bu işler. Niye bir galeri açmıyosunuz?” dedi. “Hatta ben size Abidin Dino’yu da ayarlarım”. Abidin Dino da zaten o günlere kadar duyduğumuz üç beş tane ressam ismi varsa bir tanesi de bu. Nazım’ın malum şiirinde. “Ya galeri nasıl açılır, galeri nedir, bunun altına girebilir miyiz?” derken “Çok kolay, çok kolay. Siz bir atlayın gelin Paris’e” dedi. Hakikaten o sene 83’ün 84’ün bahar kış ayları. Ben gittim Selçuk böyle bütün galerileri gezdirdi. Ya o işler öyle oluyor böyle oluyor derken Abidin Bey ile tanıştık. Bizimle sergi yapmaya karar verdi. Fakat biz bu Hayal dergisinden vazgeçip galeriye dönünce galerinin adını da Hayal koymuştuk. Abidin Bey’in bir tek şartı oldu. Ben ismi Hayal olan bir galeride sergi açmam dedi. Bizi de aldı bir panik döndükten sonra. Galerinin adı üzerine bir arkadaş grubuyla ki onlar da ikiye ayrıldılar: Hayalciler ile Hayal’e alternatif arayanlar diye. Neticede böyle bir gün bir lügatı karıştırırken Osmanlıca-Türkçe bir lügat. Nev kelimesine denk geldik ve kulağımıza da iyi geldi. Hiç başka da bir sebebi yok yani. Farsça bir orijini olan bir kelime. New’ın da orijini galiba. İsmini de öyle koyduk. Hakikaten Abidin Dino’yla bu dünyaya girdik.
Yavuz: İlk sergiyi de onunla açtınız.
Haldun: İlk sergiyi de onunla açtık. Mayıs 84’te.
Merve: Peki o dönemde Ankara’da örnek aldığınız birileri var mıydı, tamamen bir maceraya mı atıldınız?
Haldun: Yani bırak Ankara’yı. Türkiye’de var mıydı? Bizden, biz Mayıs ayında açıldık. Şubat ayında da Siyah Beyaz açıldı. Yani bizden 3-4 ay önce yine aynı üniversiteden mezun olduğumuz bir başka mimar arkadaşımız Faruk Sade de Siyah Beyaz Galeri’yi açtı. Ama o zaman Ankara’da bir galeri vardı Artisan diye. Halen de İstanbul’da faaliyetini sürdüren. Onun da sahibi mimar. Ertan Mestçi. O işte Ankara’da o dönem Orhan Peker’ler, Eşref Hürel’ler sergileyen ve Ankara’nın kültür ortamının da çok daha rağbet ettiği bir yerdi. Ondan önceki yıllarda da Bülent Ecevit’in kurduğu bir galeri varmış ama ben onları hiç hatırlamıyorum bile. Bir de çok uzun süre faaliyetine devam eden Ankara ve İstanbul’da Vakko Sanat Galerisi vardı. Hatta hatırlıyorum ben Mimarlık Fakültesi’nde eğitimimiz sırasında seçmeli bir dersimiz vardı Jale Erzen’den aldığımız. Bir ödev de vermişti, “Gidin ve herhangi bir sergiyi yarım sayfa bir şey yazın gelin” diye. Benim de o zaman sınıf arkadaşım Yılmaz Aysan’la Fikret Mualla sergisine gidip yarım sayfa bir şey yazdığımızı hatırlıyorum. Başka bir şey daha hatırlıyorum. O anda iki üniversite öğrencisi olarak ikimizin cebindeki para ile bir Fikret Mualla alınabiliyordu. Hatta Yılmaz dedi ki “Ya şurdan bir tane alalım, şu denkleştirip”. Ben de “Saçmalama ne yapacağız” dedim. Böyle bir öğrencilik anısı var.
Yavuz: Sonra… 3 sene sonra İstanbul oldu.
Haldun: Yani 84’te galeriyi Ankara’ya kurduktan sonra fark ettiğimiz önemli şeylerden biri bu işin Ankara’da devam etmesinin çok kolay olmayacağı. Daha doğrusu şunu insan fark ediyor, kültür metropollerde tüketiliyor. Dolayısıyla bir metropole taşınmazsak sınırlarımız Ankara’nın o lokal sınırları içinde kalabilir endişesini taşımak hiç zor olmadı ve ilk fırsatta da o fırsat da 87’de geldi. İstanbul’da yeni bir venü açıp, ben de o vesileyle İstanbul’a taşındım. O günden beri de ben İstanbul’da, Ali Artun da Ankara’da hayatımızı götürdük.
Merve: Peki o fırsat neydi?
Haldun: O fırsat şuydu, bizim Maçka’daki yerimizin olduğu binanın 5. katında Beral Madra oturuyordu. Uzun süre de orada oturdu. Bir gün telefon etti  “İstanbul’a gelmek istiyorsanız, bizim binanın alt katı boşaldı, gelin bakın” diye. Hakikaten de ben atlayıp geldim, geldiğim gün tuttum. İki ay sonra da çantamı alıp İstanbul’a gelip oradaki restorasyona, renovasyona başladım. Ekim 1987’de de orda da ilk Abidin Dino sergisiyle, İstanbul’daki ilk sergimiz de oydu, İstanbul macerası başladı.
Yavuz: Sanatçılarla iletişiminiz nasıl gelişti?
Haldun: Şimdi ikiye ayırıyorum bizim kendi kariyerimizi. Bir tanesi kurulduğumuzdan 90’ın başına geçen dönem, bir de 90’dan bugüne kadar gelen ayrı bir parkur var. Doğrusunu itiraf etmek gerekirse, o ilk 84’ten 90’a kadar geçen süre biraz el yordamıyla oldu. Şimdi ilk sergimizi yapmış olmanın nedeniyle Abidin Dino’ya müthiş bir saygımız, hayranlığımız var, halen da var. O böyle bize sanatçılar önerdi. Mesela bir tanesi Tiraje Dikmen’dir. Şu anda hayatta mı hala bilmiyorum. Hiç tanımadığımız bir çevreye soktu bizi. Kemal Bastuji diye Fransa’da yaşayan, şimdi vefat etmiş bir takım sanatçılar. Şimdi onu tanıyıp ordan başka bir sanatçıya atlıyorsunuz filan. Derken biz şunu fark ettik ki, bir dönem böyle modern dönemimizin galerisi olmaya doğru yol almaya başladık. Hemen arkasından Mübin Orhon’un kızıyla tanıştırdı beni Abidin Dino. İşte o vesileyle Mübin Orhon sergisi oldu. Onu açınca arkasında Selim Turan, Nejat Devrim geldi. Dolayısıyla böyle bir havuz oluştu. Öte yandan da o günlerde en popüler sanatçı çevresi aklınıza getirirseniz yani getirmeye çalışın. Kim var en aktif? Burhan Doğançay, Erol Akyavaş.
Merve: Erol Akyavaş.
Haldun: Mehmet Güleryüz, Komet, Adnan Çoker, Ömer Uluç, dırıdırın.
Merve: Bunlar dönemdaş.
Haldun: Bunlar o yılların en aktif sanatçıları ve o günlerde de biz İstanbul’da hafif öyle kafayı doğrultmuş iki tane genç adam. Genç tırnak içinde. Ha biz bir de hemen ilk sergiden itibaren bir yayın dizisine de başlamıştık. İşte yayınlar yapılıyor filan o da ilk örnektir bir galerinin yayıncılığı olarak. Daha sonra bir sürü yayıncı oldu. O yüzden onlar Ankara galerisi olarak bizi seçtiler ve onlarla öyle bir temasımız da oldu. Onların bir süre, uzun bir süre hatta İstanbul sergilerini de ben yaptım. Hatta ilk 1988’de Mehmet Güleryüz’ün ilk retrospektifidir, onun 25. sanat yılıydı. AKM’nin üst katında bir galeri vardı, hatırlıyor musunuz? Orada böyle büyük 250 eserlik filan Mehmet Güleryüz retrospektifi yapmıştık. Ancak 89 ya da 90’larda ben şu hisse kapıldığımı çok iyi hatırlıyorum. Ben bu ekiple, bu saydığım sanatçı ekibiyle çok uzun boylu gidemem. Bunun iki tane nedeni var. Bir tanesi, bu kuşak bir galeriyle çalışma disiplinine alışık değil, öyle bir alışkanlıkları yok çünkü zaten kendi kariyerlerini galerilerin olmadığı ortamda kurmuşlar. Dolayısıyla öyle bir disipline girmek gibi bir ihtiyaçları yok. Bu sene bende açıyorlar, seneye sende açıyorlar, öbür sene başkasında açıyorlar. İkincisi de eğer uluslararası arenada bir yer edinmek istiyorsak, yine bu kuşakla pek şanslı olmadığını fark ettik. Bu sanatçıların önemi biraz lokal değerlerden kaynaklanıyor. O yüzden o günlerde çok genç olan, hatta kimileri hiç sergi açmamış olan bir kuşakla ben yola devam edeyim ve bu kuşakla nereye kadar gidebilirsek de oraya kadar gideriz diyerek işte Canan Tolon’un ilk sergisi, İnci Eviner’in ilk sergisi, Hale Tenger’in ilk sergisi,  Elvan Alpay’ın ilk sergisi.
Merve: Osman Dinç vardı bir de.
Haldun:  Osman Dinç biz sergiliyorduk ama Osman Dinç Siyah Beyaz’ın sanatçısıdır yani onlar Ankara’da sergiliyor, İstanbul’da biz sergiliyorduk. Bu isimler şimdi hepsini hatırlayamayabilirim ama Nazif Topçuoğlu, daha sonra Urart kapandıktan sonra Murat Morova da bize katıldı. Böyle bir kuşakla yani 1950’lerin ortasında doğmuş bir kuşak var. Bu kuşağın ilk görünürlükleri bizim sayemizde oldu. Onlarla da aşağı yukarı neredeyse fire vermeden 22-23 yıldır çalışmaya devam ediyoruz. Bunların arasında birkaç tanesi işte Nazlı Damlacı vardır mesela artık kayboldu. Üç sergiden sonra sanatla ilişkisini kesti. Bizimle çalışmayıp o dönemde parlayan başka sanatçılar da var şimdi olmayan, şimdi hatırlamadığımız. Bu iş çok uzun soluklu bir iş. Herkesin aynı hızda koşmasına, aynı enerjiyle koşmasına imkan yok. Bu saydığım isimler, ilk saydığım isimler bu işi hala koşabilenler, götürebilenler. Dolayısıyla o kuşak, hani sizin sorunuza cevap, iki dönemimiz var: 1990’a kadar olan dönem ve bir de sonrası ama şunu da teslim etmem lazım ki, o ilk saydığım isimlerden bazılarıyla hala devam ediyoruz ki bunlar içinde çok (…) unique diyeceğim ama Türkçesini bulmaya çalışıyorum, bizim sanat tarihimizde benzeri olmayan birkaç sanatçı var. Bir tanesi Nejat Devrim. Türk modernizminden söz ediyorsak Nejat Devrim’siz o tarih yazılmaz. Keza Mübin Orhon. Bir de kulvarı içinde çok benzeri olmadığını düşündüğüm, çok da özgün olduğunu düşündüğüm Erol Akyavaş’la ilişkimizi de hiç kesmedik diğerlerinin haricinde. Dıt dırı dıt dıt. Buyurun.
Yavuz: O zaman belki sizin seçtiğiniz şarkıya geçebiliriz şu anda. Adriano Celentano.
Haldun:  Adriano Celentano.
Yavuz: Io sono un uomo libero. Neden seçtiniz bu şarkıyı, belki kısaca anlatabilirsiniz ben biliyorum ama belki paylaşmak istersiniz.
Haldun: Özellikle bu şarkının nedeni yok ama özellikle Adriano Celentano benim hayatımın en önemli şarkıcılarından biri. Ayrıca da bu şarkı da ritmik, hani bu programın, sizin giriş müziğinizin ritmi kadar değilse bile o çok müthişti. Onun kadar da heyecan verici bir ritmi var. Adriano bizim şarkıcımız.

Merve: 90’lardan sonra aslında kendi çağdaşınız olarak değerlendirebileceğimiz sanatçıları temsil etmeye başlamışsınız. İnci Eviner, işte Hale Tenger gibi. Aslında sorum şöyle; Hale Tenger veya İnci Eviner, bu sanatçıların işleri o zaman nasıl algılandı?
Haldun: Şimdi bu sanatçılarla çalışmaya karar verirken, onların işlerine duyduğum hayranlık ayrı bir şeydi.  Bir de kendilerinin kendi işlerine duyduğu saygıyı, sevgiyi ve tutkuyu fark etmek benim için halen de önemli. Yeni bir sanatçıyla çalışmaya karar vereceksem, benim onu sevmemin dışında kendisinin kendi işini ne kadar saydığı ve sevdiği ve çalışkanlığıyla ilgili. Bu dediğim kuşak bir kere, şartlar ne olursa olsun sanatlarına devam edeceklerinin işaretini veriyorlardı bu bir. İkincisi biz onlarla sergiler yapmaya başlayınca, tahmin edebileceğiniz gibi özellikle Hale Tenger ve İnci Eviner’de oldu bu, Canan biraz daha şanslıydı onlara kıyasla. İlk sergiler, ikinci sergiler yani başarı satışsa sıfır başarıyla sonuçlanıyordu. Hatta sonradan kendileri itiraf eden bazı seyircilerimiz var ki sizinle diyorlar dalga geçiyorduk kapıdan çıkınca Hale Tenger sergisinden sonra. Yıllar sonra bu yurtdışındaki fuarlara gitmek, gelmek böyle bir moda olmaya başlayınca onlar gidip geldiler ve orada Hale Tenger gibi tırnak içinde işlerin alınıp satıldığını, birilerinin para verdiğini görünce geri gelip “Ya siz bize bir on yıl önce bir sanatçı göstermiştiniz, işte acayip şeyler filan” deyip, işte şimdi birden bunlar popüler olmaya başladı. İnci’nin mesela, keza siyah beyaz desenleri uzun yıllar kimsenin ilgisini çekmedi yani ama kız hiç bıkmadan, yılmadan çalıştı, çalıştı, çalıştı. O da işte sonradan, 2009’dan beridir İnci’nin bir başarısı söz konusuysa ancak 19 yıl sonra literatüre girebildi.
Merve: Peki çok uzun soluklu çalışıyorsunuz sanatçılarla. Aslında sadece Türkiye’de değil, dünyada da pek eşi benzeri görülmeyen bir galericilik. Tabii doğrusu bu denilebilir ama genelde böyle olmuyor.
Kariyer büyüdükçe sanatçılar da yer değiştirebiliyor, ilişkiler yıpranabiliyor seneler geçtikçe veya galeriler sanatçılarla çalışmayı bırakabiliyor. Siz nasıl bu ilişkilerin uzun solukluluğunu koruyabildiniz?
Haldun: Demin kriterleri sayarken, bir de üçüncü bir kriter var. Ben bu insanlarla arkadaş olabilir miyim, dost olabilir miyim, birlikte biz bir yemek yiyebilir miyiz? Çünkü bu ilişki, evlilik ilişkisinden daha beter bir yakınlık gerektiren bir durum. Yani hepsine de, bunların her birine de ayrı özen gösterdiğinizi hissettirmeniz lazım ve biri diğerinden daha fazla ya da daha az özen gösterildiğini hissetmemesi lazım. Şimdi ben bu özeni gösterebildiğimi düşünüyorum bir, bir ikincisi de benim karakterimden kaynaklanan bir şey var. Ben biraz, şimdi bunu benim söylemem tuhaf ama vefalı biriyim, sadık bir yanım var. Sadık yanı olan insanlarla denk gelmek belki şansımız oldu. Dolayısıyla birbirimizi hiç aldatmadık.
Merve: Peki bu konudan doğan son sorum da, sonuçta yıllar geçtikçe bir 21 senelik, 22 senelik bir temsilden bahsediyoruz bu sanatçılarla saydığımız. Dönem dönem işlerine aynı saygıyı duymadığınız olsa da temsil ettiğiniz tüm sanatçılarda veya işleri başka bir yöne gidebilir, bakış açınız değişebilir. Böyle durumlarla karşılaştınız mı ve nasıl idare ettiniz? Çünkü sanatçıların kariyerlerinde bir de belli dönemler oluyor.
Haldun: Çok nazik, hassas bir şey sorduğunun farkındasın. Tabii ki oluyor, halen de olmakta bu dediğin gibi bir durum. Bu böyle karşılıklı konuşulmadan hislerle anlaşılan bir durum. Ben aldatan ya da terk eden ya da kovan taraf olmuyorum. Birisi diyor ki “Ben artık ayrılayım” diyor. O zaman hiç sesinizi çıkartmıyorsunuz. O kendi hissediyor zaten koşamadığını bu parkurda. Şimdi bu aslında çok vahşi bir alan bizim alan yani şimdi tahmin edersiniz. Hele sanatçılar için sürekli kendini diri tutacak, sürekli her yaptığı şey bir öncekinden daha iyi olacak ve dünyada da hiç kimseye benzemeyecek. Bu inanamayacağınız bir yetenek, zeka, bilgi birikimi gerektiren bir alan. Üstelik de şimdi hani çağımızda bu yeni sanatçılar için çok daha zor çünkü artık herkes her şeyi her an, anında fark ediyor, görüyor ve biliyor. Dolayısıyla özgün olmak, farklı olmak ve iyi, başarılı olmak çok zor bu yüzden sanatçı dediğinizde artık becerisi, yeteneği olan birisi olmaktan çıktı. Zaten olması lazım ama birkaç dil bilecek, dırıdırın.
Yavuz: Biraz önce yayınlardan bahsettiniz galerinin çıkarttığı. Siz neler okuyorsunuz?
Haldun: Kitap olarak mı?
Yavuz: Evet ya da takip ettiğiniz sanat yayını var mı Türkiye’de ya da uluslararası?
Haldun: Yok ben son aylarda “Afili Filintalar”ı okuyorum ve hepsine de hayranım. Beni çok etkiliyorlar. Aslında şimdi hakikaten, ciddi söylüyorum çok uzun süredir genç kuşak Türk yazarı okumamıştım ve birden böyle bir kuşağın olduğunu fark etmek beni çok etkiledi. Bunlar 30’lu yaşlarından insanlar ve şu anda görebiliyorum ki bunların içinden üç beş tanesi yirmi yıl sonra bu ülkenin çok önemli yazarları olacaklar. Olağanüstü yetenekliler var aralarında. Bunu yani resme, sanata tercüme ediyorum o kulvarın da öncüleri onlar. Dolayısıyla şimdi bizim günümüz sanatında öncü diye rastlaştığımız veya takdir ettiğimiz genç sanatçı kuşağının yazar versiyonları. Uzun süre edebiyatla sanatın arası kopuk kaldı. Bakın şimdi bu, vaktimiz kalıyor mu bilmiyorum ama, Ömer Uluç ile Abidin Dino’ların kuşağında sanatçılarla, ressamlarla, edebiyatçılar aynı meyhanede içiyorlar.
Yavuz: Tiyatrocular.
Haldun: Tiyatrocular. Fakat 80’lerden sonra böyle bireyselcilik, Özal filan, şu bu, hepsini separe etti ve ayırdı. Kimse kimseden, birbirinin ne yaptığının farkında değil. Bir sinemacıyla sinemacının hiçbir sergiyi gezdiğini hatırlamıyorum. Bir yazarın bilmem ne, filan falan. Dedikodu yapmayalım. Şimdi yeni kuşakta böyle birlikte bir kucaklaşma var bunun da olumlu neticeler vereceğini tahmin ediyorum.
Merve: Peki, benim son bir sorum var.
Haldun: Buyrun, Merve Hanım.
Merve:  Programı bu soruyla kapatmak istiyorum. Galeri Nev’de, galeride içeride bir Erol Akyavaş portresi var.
Haldun: Nereden gördün sen?
Merve: Arka tarafta.
Haldun: Doğru.
Merve: Neden bir Erol Akyavaş portresi var?
Haldun: Erol Akyavaş’ı çok severim bir, ikincisi bizim için çok önemli bir konumda.
Merve: Pardon fotoğrafı var onu belirteyim portre derken.
Haldun: Ben Erol Akyavaş’ın fotoğrafına bakmadan güne başlamam. Şimdi 90’larda o sanatçı kuşağını değiştirdikten sonra on yıl ekonomik olarak zor bir dönem geçirdik. Hakikaten en zorlandığımız günlerde kapıdan içeri birisi girdi ve Erol Akyavaş satın aldı.Bu bizi bir üç dört ay idare etti ve başka zaman bir başka Erol Akyavaş daha satın alındı. Ben inanmaya başladım ki bu adam bizi koruyor, kolluyor, gözetiyor yukarıdan. Öyle bir inanç diyelim. Bitiriyor muyuz programı?
Yavuz: O zaman geldiğiniz için teşekkür edelim size. İlk programımızın heyecanını da sizle birlikte atlatmış olduk diyebilirim, sizin sayenizde.
Haldun: Ben de beni ilk programınıza davet ettiğiniz için teşekkür ederim. Ayrıca da çok da başarılı bir format olacağını anlayabiliyorum şimdi bu programın. Size bundan sonraki konuklarınızla başarılı programlar diliyorum.
Merve & Yavuz: Teşekkür ederiz.

Advertisements

One response to “HALDUN DOSTOĞLU

  1. Pingback: 29 Ekim 2013 Salı (234. Hafta) | _Kainatın Tüm Seslerine, Renklerine ve Titreşimlerine_ AÇIK RADYO·

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s